4/24/2014

1915 ile Bireysel Yüzleşme




“Yakın tarihin ağır yükü altında, kelimeler yetersiz kaldığında insanların yaptığını yaptım böylece milyonlarca öldürülmüş insanı andım" 
Willy Brandt

Başbakan olarak ilk resmi ziyaretini 1970 yılında Polonya’ya yapan dönemin Federal Almanya Başbakan’ı Willy Brandt, önceden planlanmayan ve hiç kimsenin beklemediği şaşırtıcı bir şekilde Varşova Gettosu Anıtı önünde diz çökmüştü. Diz çöktüğünde tek kelime etmemiş olmasına rağmen, bu hareketi ülkesi adına soykırımdan dolayı dilenmiş bir özür olarak algılanmış ve Almanya’daki tartışmalara rağmen tüm dünya kamuoyunda büyük takdir toplamıştı. 2011 yılında CHP’yi ve kendisi de Dersimli olan ( yoksa Akşehir miydi?) Kemal Kılıçdaroğlu’nu sıkıştırmak amacıyla, Başbakan Erdoğan sözü Dersim’de yaşananlara getirip “Eğer devlet adına özür dilemek gerekiyorsa ve böyle bir literatür varsa ben özür dilerim ve diliyorum” dediğinde Willy Brandt’ın diz çöktüğü bu görüntü yine akıllara gelmişti. Böyle bir literatürün var olduğu Willy Brandt’ın diz çöktüğü görüntüyle ya da David Cameron’ın 1972’deki “Kanlı Pazar” olayı için Kuzey İrlanda’dan özrü ile aşikar olduğu halde, özür dilemenin gerekliliği bir daha hiç sorgulanmadan tüm konuşmalar unutulup gitti.

Başbakan Erdoğan'ın 23 Nisan günü yayınlanan, 1915’te yaşananlar ile ilgili açıklaması da elbette ki tekrar Willy Brandt’ı akıllara getirmiş olmalı. Dersim konusundaki özür tartışmalarının, siyasi rekabette avantaj sağlayıp CHP’yi köşeye sıkıştırmak amaçlı olduğu gün gibi ortada olduğundan, bende uyandırdığı etki kesinlikle Ermeni meselesi ile ilgili dilenen taziye dileklerinin yarattığı şaşkınlıktan daha az oldu. Muhafazakâr bir iktidar için, Kürt meselesinin çözümü konusunda din kardeşliği üzerinden tabanını daha kolay ikna etme kabiliyeti söz konusuyken, Ermeni meselesi gibi bir tabuyu gündeme getirip taziye dileğinde bulunmak gerçekten cesaret gerektirdiği için elbette ki yarattığı şaşkınlık daha büyük oldu. Şunu da belirtmek gerekir ki, 1915’te yaşananlar için devlet adına Ermenilerden, Willy Brandt’ın yaptığı gibi, özür dilenmesini beklemek ( hele bir de kendi döneminde yaşanan hiçbir acıdan dolayı bugüne kadar özür dilememiş olanlardan beklemek ) sadece saflık olur. Ancak, yaşananlar için devletin özrü kadar bence önemli olan, yaşanan trajedilerin azmettiricisi olan İttihat ve Terakki'nin tetikçi olarak kullandığı dedelerimizin günahları ile yüzleşebilmek ve bireysel olarak dedelerimiz adına özür dilemektir.

Sovyetler Birliği’ni yönettiği dönemde milyonlarca insanın ölümünden ya da sürgününden sorumlu olduğu iddia edilen Stalin’e mal edilen bir söz vardır: “Bir insanının ölümü trajedi olurken, milyonlarcasınınki istatistik kalıyor...” Kendimizi tüm yaşananlardan soyutladığımız ve hiçbir mesuliyet almadığımız için, 1915’de yaşananları soykırım olarak kabul edenlerimiz için de “her şeyi önce onlar başlattı, bizimkiler sadece tehcir ettiler” diyenler için de bir zamanlar bu topraklarda yaşayan milyonlarca Ermeni’nin ölümü ya da tehciri istatistikten ibaret kalıyor. Bir zamanlar beraber yaşadığımız insanların başından geçenleri öğrendiğimizde, dedelerimizin komşularının hikâyelerini duyduğumuzda ya da yakınlarımızın şahit olduklarını duyduğumuzda işin trajedi boyutunu ancak görebiliyoruz.

 


Kaynak: Ottoman Population 1830-1914, Demographic and Social Characteristics, Kemal H. KARPAT, The University of Wisconsin Press

Dedesinden ya da ninesinden, zamanında beraber yaşadıkları Ermeniler hakkında hikayeler dinleyenimiz çok azdır, hatta eminim ki birçoğumuz zamanında dedelerimizin yaşadığı topraklarda Ermenilerin de yaşadığından habersiziz (defineciler hariç). Yukarıda yer alan tabloya bakınca, işin trajedi boyutuna tanıklık edenlerin aslında çok da uzağınızda olmadığını anlayabilirsiniz. 1915 yılına gelindiğinde Ermeniler bu ülkenin her köşesinde yaşıyorlardı; her şehirde evleri, arazileri, malları ve mülkleri vardı. Eğer bugüne kadar büyüklerinizden Ermeniler hakkında hiçbir hikaye duymadıysanız, ailenizin malında mülkünde Ermenilerden kalan ya da yağmalanan bir şeyler olduğundan şüphe etmemeniz için hiçbir neden yok. Burada belirtmek gerekir ki Ermeni meselesi ile yüzleşmenin önündeki en büyük engel de milyonlarca insanın arkasında bıraktığı ya da daha gitmeden elinden zorla alınan malların ve mülklerin varlığıdır. Eğer çevrenizde o günlere tanıklık etmiş insanların anlattıklarını dinlemiş birileri varsa biraz irdeleyince yüzleşecek şeyler olduğunu belki siz de görebileceksiniz.

Dedelerimin Mirası
Her ne kadar dedelerimin yaşadığı köyde Ermeniler yaşamamış olsalar da Kiğı ve çevresinde Ermenilerin önemli bir nüfusu olduğunu biliyordum. Dar bir vadi içinde kurulmuş, etrafı yüksek dağlarla çevrili olan köyümüze Ermenilerin yolu düşmemişti. Dedemin, Cihan Harbinden önce Kiğı’da Ermenilerin yanında uzunca bir süre çalıştığını da babamdan duymuştum. Ayrıca, kuzenimin büyük dedesinin de aslen Ermeni olduğunu daha önce biliyordum. Hamidiye Alaylarına dâhil edilmediği için devletin silahlarını o zaman kadar da hiç kullanmamış olan ve devletle de arası pek iyi olmayan Karerlilerin, Ermenilerin canlarının ya da mallarının talan edilmesine dahil olmamış olmaları benim için bir teselliydi. 

Kısa bir süre önce Karerli Mehmet Efendi’nin Yazılmayan Tarih - Anılarım kitabını okurken, 1. Dünya Savaşından Şeyh Sait İsyanına, İstiklal Mahkemelerinden Dersim katliamına dönemin önemli birçok olayına tanıklık etmiş bir insanın Hüseynik’te yaşayıp da anılarında Ermeniler hakkında tek kelime söz etmemiş olmasını çok ilginç bulmuştum. Ne Karerli Mehmet Efendi’nin Rusların ilerleyişinden dolayı kaçıp Karer’den gelen muhacir hemşehrilerini yerleştirmeye çalıştığı arazilerin kimin olduğuna dair, ne de kendisinin edindiği ve elinden alınmaması için dönemin Elazığ vekili yazar Mahmut Şevket Esendal ile beraber Umum Müfettişi İbrahim Tali’ye karşı mücadelesini verdiği arazilerin kimden kaldığına dair kitapta tek bir kelimenin olmayışı şüphelerimi belli bir yöne çekti.

Karerli Mehmet Efendi’nin anılarından dolayı kafama takılan bu şüphe, kendisi Elazığ’a yerleşmiş olan Karerli Mehmet Efendi’nin memleketi olan Karer’de 1915’te neler olduğuna dair bende soru işaretleri uyandırdı tekrar. Ermeniler, yerleşmek için Karer’i tercih etmemişti ancak dedelerimin kaçıp gelip sığındığı bu bölge, tıpkı Dersim gibi Ermeniler için saklanmaya uygun bir yerdi. Kiğı’dan kaçan bazı Ermenilerin Karer’e sığınmış olabileceği ihtimalini göz önünde bulundurarak çevremde küçük bir araştırma yaptım ve duyduklarım 1915’e dair en azından kendi ailemde ve köyümde de yüzleşilecek gerçeklerin olduğunu gösterdi.

24 Nisan 1915’de İstanbul’daki Ermenilerin ileri gelenlerinin tutuklanıp Anadolu’ya doğru yola çıkarılmalarıyla başlayan fırtına kısa bir süre sonra Kiğı’ya da ulaşmış, bölgede yaşayan Ermeniler için devletin sürgün kararı daha uygulamaya konmaya başlamadan; Ermenilerin canları, malları ve mülklerine yöre halkı el koymanın telaşına düşmüştü. Başlarına neler geleceğini bilen Ermeniler, önce en azından fırtına dininceye kadar sığınabilecekleri bir yer bulmak amacıyla daha sonraları umutları tamamen tükenince ise kendi akıbetlerinden çocuklarını koruyabilmek için güvenebilecekleri insanları bulmak için Karer’e de sığınmışlar. Temran köyünde dedemin birkaç yıl yanında çalıştığı aile de kendilerini koruyup saklayabileceği umuduyla dedemin ailesini bulup yardım istemiş. Dedemin ailesi, devletin ve ağanın korkusu ile gelen aileyi saklamaya cesaret edememiş. En azından kızını kurtarabilmek için, eğer dedem kızları ile evlenirse, aile epey bir mal ve mülkünü dedeme bırakacağını söylemiş, ancak dedem köyünden başka bir kızı sevdiği için bu teklifi de kabul etmemiş. Dedem daha sonra sevdiği bu kız ile evlenmiş, ancak kısa bir süre sonra köylerinin Rus işgalinde bir cepheye dönüşmesi nedeniyle Malatya’ya göç etmek zorunda kaldıklarında, ailemin diğer birçok bireyi gibi bu kızda yolda tifüsten dolayı ölmüş. Dedelerimin sahip çıkamadığı bu Ermeni ailenin akıbetini bilmiyorum, ama dedelerimin engel olamadıkları trajedilerin da yaşanmış olmasının utancını ve üzüntüsünü bugün yaşıyorum. 

Bu anlattığım hikayeye ek olarak, hakkını teslim etmem gereken aile bireylerimin de o dönem olmuş olması benim için ufak da olsa bir teselli. Karer’e sığınmış ve Karerliler tarafından saklanarak bir süre korunmuş, daha sonrasında da Rusların işgal ettiği bölgelere kaçırılmış Ermenilerin de olduğunu öğrenmiş olmam benim için yine bir teselli olmuş oldu. Devlet ya da devletin yereldeki temsilcisi olan ağanın baskısına rağmen, bahsi geçen Ermenilerin saklanmasında ve korunmasında payı olan dedemin abisi Memed Werqé’nin de yeri gelmişken ruhu şad olsun.

Elbette ki 1915’te Karer’de yaşananlar sadece bu anlattıklarımdan ibaret değildi, örneğin ağanın akrabası tarafından yüklü miktarda altın karşılığında himaye edilen ve çoban olarak çalıştırılan Ermeni çocuklarının da Karer’de yaşamış olduğunu biliyorum. Eminim ki daha kapsamlı bir sözlü tarih çalışmasıyla bile, sırf 1915’de yaşananların kıyısında kalmış olan Karer’de bile yüzlerce insanın trajedisine tanıklık etmek mümkün. Yaşananları biraz olsun araştırarak, hatıralarda saklı kalan şeyleri ortaya çıkararak istatistik niteliği taşımayan gerçeklere ve trajedilere ancak ulaşabilir ve yaşanan acılar ile yüzleşebiliriz. Ne 1915’i toptan reddetmek, ne her şeyin karşılıklı gerçekleştiğini iddia etmek ne de tüm yaşananların sorumluluğunu Osmanlı’ya ya da İttihatçılara atıp işin içinden çıkmak mümkün değil. Hepimizin yüzleşmesi gereken gerçekler var; dedelerimiz ya bizzat öldürdüler, ya ihbar ettiler, ya Ermenilerin mallarını ve mülklerini talan ettiler ya da olup bitene seyirci kaldılar, çok azımızın dedeleri ise bu utanca ortak olmadılar. Bu gerçekler ile yüzleştiğimiz gün Willy Brandt gibi hepimizin dizlerinin bağı çözülecek ve yaşananlar için dedelerimiz adına, kimin haklı olduğu hesabına hiç girmeden, özür dileyeceğiz.

4/14/2014

Dümdüz yazıyorum



Sonra belki süsleriz de. 13 nisan pazardı. Bu bloga giriş yazısını yazmamdan yaklaşık 6 yıl sonra. Önceki gece bizde kalan bir çifte yatağımı verdiğim için bro’nun yatağında uyandım. (fiilen yalnız yaşadığım koca ev ve kendimden biz diye bahsetmem yadırganmasın) Yatağımı verdiğim çift sabahın 8'inde usulca çıkarlarken duymuştum. Salonda uyuyan Didem’in hala orada olduğundan emindim. (oturduğum evin iki katlı olması yadırganmasın) Salona indim. Didem uyandı ve hemen çıkmasının gerekliliğini anlattı ve çıktı. Semi’nin beni davet ettiği bruncha gitmekte tereddüt ettim. Bir gece önce Didem’in ısrarıyla telefon numarasını istediğim, yaklaşık üç hafta önce gayrı meşru yollardan attığım bir mesaj ve peşi sıra yolladığım mesajlardan hoşnut olmadığını anlamama rağmen her nasılsa randevu kopardığım, buna rağmen hala ‘face’ te arkadaşım olmayan ancak o gün saat 5 için sözleştiğimiz hanımefendiyi buluşma yerini öğrenmek için ne zaman aramam gerektiği konusunda tereddüt ettim. (hiçbiri yadırganmasın) Randevuya gitmek konusunda tereddüt ettim. Dişlerimi fırçaladım. Bu aralar sabahları dişlerimi fırçaladıktan sonra 5 dakika öğürerek öksürüyorum. Öğürdüm, öksürdüm. Giyindim. Bahara uygun giyinmek istedim. Bahara uygun giyindim. Bruncha gittim. Şampanya içtim.(kahvaltı etmeden şampanya içmem yadırganmasın) Bir Hollandalı'ya mandabatmazın ne demek olduğunu anlatmaya çalıştım. Zümbrüt’ün saçlarının nasıl da ağarmış olduğunu farkettim.(Birinin adının bu şekilde yazılıyor olması yadırganmasın) Saçma sapan anılar anlattım. Randevudan önceki son 2 saatimi geçirmek için stüdyoya gittim. Sakalsızlığım bir kere daha kutsandı ve kutlandı. Gençleştim. Sonra gecenin ilerleyen saatlerinde, döndüğüm gençliğin, benim gençliğim olmadığı saptanacaktı. Randevu yerine gittim. Birgün gazetesinin tamamını okudum. Gelmeyebileceği ihtimalini hatırladım. Aramakta tereddüt ettim. Geldi. O doğduğu zaman 6 sayısını ne kadar sevdiğimi hatırladım, dile de getirdim. Güdük ilişkimizi yapısöküme tabi tutmaya çabaladım. Sorular sordum. Öğrendim. Bana, yazdıklarımı ne şartlarda okuduğunu anlattı, ben ona ne şartlarda yazdığımı anlattım. (Sizin bunları ne şartlarda okuyacağınız konusunu umursamıyor olmam yadırganmasın) Sinemaya gitmeye davet ettim bir gün. Kabul etti.  En son neden geldiğini sordum. ‘Bir arkadaşına senden pek de bir şey eksiltmeyeceğini düşünerek bir şey yaparsın ya, onun gibi bir şey’ cevabını aldım. Düşününce bana acıdığını buldum. (Kahvaltıdan önce şampanya içen birine acıması yadırganmasın ) Ayrılırken sarıldı. Sevindim. Edin’e rastladım. (Birinin adının Edin olması yadırganmasın) Edin bir alem çocuk. Atlas sinemasına gittik, mesela yıkılmamış olsaydı Emek sinemasına gidiyor da olabilirdik. (Yıkılmış olması kuvvetle yadırgansın) Muhsin Bey’e bilet sorduk. (Restore edilmiş bir Muhsin Bey’i sinemada izlemek istememiz yadırganmasın) Muhsin Bey’e bilet yoktu. Kapıda o seansta Atlas’taki filme bilet satmaya çalışan adamdan filmin ne olduğuna bile bakmadan iki biletini aldık. Juliette Binoche'lu romantik komedi galasına girdik. Bir frigo karşılığı göğsüme, tam kalbimin üstüne nabız ölçer taktırdım. Film başlamadan frigoyu bitirdim. Çişimi tuta tuta izledim. Filmden önce Edin bana bira ısmarlamıştı. (Filmden hemen önce bira içen birinin film boyunca çişini tutması yadırganmasın) Film Shakespeare'ın ‘bir yazgününe mi benzetsem seni’ dizesiyle bitti. (Pek çok çeviri arasından bunu seçmem yadırganmasın) en azından bu filmi izlerkenki kalp atışlarım, bir grafik halinde elimde olacak diye sevindim. Sakalsızlığıma şaşıracak birkaç insan daha gördüm. Bar inşa planı konuştum. Eve döndüm. Çok huzurlu sayılmazdım. Yaşlanmış da hissetmiyordum. Döndüğüm gençlik benimki değilse kimindi? Asansörden inerken bir an için, aynada kendimi Jim Morrison'a benzettim. (Birkaç gün önce üç Yoko Ono ile otururken, ismi Agit olan bir garson; pek çok iltifatın ardından beni John Lennon’a benzetmişti. (Böylesine adıgüzel ve tatlı birinin beni John Lennon’a (senin John Lennon’la ne alakan var diyenlerin, saçımın uzamış olduğunu ve o sırada yuvarlak gözlüklerim olduğunu bilmemesi yadırganmasın) benzetmesinin ardından kendimi bir an için Jim Morrison’a benzetmem yadırganmasın))(parantez kullanmaktaki becerimin mühendislik formasyonu almış olmamdan kaynaklanıyor olması yadırganmasın) Viskim kalmamıştı. Uyuşturucu da kullanmıyordum. Ölmek için 27 yaşına dönmeye çalışan, 30 yaşında, kaybeden bir rockstarın bir pazar gününü dinlediniz, dedi radyodaki ses. Kaç pazar daha vardı acaba? Bu arada tabi ki hanımefendiye yine bir e-mail gönderdim. Ekinde de şu şarkı vardı. (Buraya kadar hiç paragraf yapmamış olmam yadırganmasın)

dinlememiz yadırganmasın


meanwhile, somewhere/ aynı zamanlarda, bir yerlerde
(ingilizce biliyor olmamız yadırganmasın)
yani bunlar olurken ya da bu yazı yayına hazırlanırken, ismet özel’in jazz’ı, bilinen tüm jazzlardan daha çok yürürlükte idi. (ismet özel’e rağmen ismet özel’i sevenlerin birleşmesini istemem yadırganmasın) Aleksi, Paris’e bilmemkaç kilometre ötede, hiç ziyaret edemediğimiz yerleşkesinde, belki bizi ne kadar özleyip sevdiğinin farkındayken; dünya insanının ya da onun şehirlerinin dertlerine kafa yoruyordu. Saçlı İstanbul’a gelmeye hazırlanıyordu. (Saçlı, saçlarının bir kısmını döktü, yaşasın hem eski hem yeni saçlı diye haykırmam yadırganmasın) Dânâ, bir isim bulmaya çalışıyordu. (Kamuoyu önünde ona isim önerimin ’Agit’ olduğunu açıklamam yadırganmasın) Yutun beraber beklediğimiz barbarları nasıl karşılayacağımızı düşünüyordu. (Bizim beklediğimiz barbarların Dânâ’nınkilerden farkının ayrı bir yazının konusu olması yadırganmasın). Adını zikeredemediğim pek çok dostumuz da sevdiğini söyleyebileceği ne kadar dostunun olduğunu farketmekteydi.

Saçımız, sakalımız bugün var, yarın yok. Ya da bugün yok, yarın var. Saçımızın ve sakalımızın tırnaklarımız gibi, öldükten sonra bile bir süre uzayacağının farkında olmamız yadırganmasın. Farklı barbarlarımızın olması yadırganmasın. Siz siyasetteydiniz bir noktada, bu yazıyla siyasetten uzaklaşıp siyah ete yada bir siyah sete gitmemiz yadırganmasın.

Neticede burada yazılanlar  ha yal ürünü ha hayal ürünü. 'Yal'ın bulmacalarda çok sorulan bir kelime olması ve köpek yiyeceği demek olması yadırganmasın. Köpek yiyeceğinin ürününün köpekteki enerji olduğu da