2/18/2011

Vapurlar Falan

O değil de, hayat ne tuhaf lan. Şimdi "hayat ne tuhaf, vapurlar falan" diye devam ettirmemi bekliyorsun sevgili okur, biliyorum. Yani evet, vapurlar da tuhaf. Kocaman metal yığını suyun üstünde duruyor falan. Ben duramıyorum mesela. Yüzmek için yaratılmamışım. Vapurlardan da daha tuhaf bir şey ise uçaklar sevgili okur. O da kocaman metal yığını ve havada duruyor. Ben duramıyorum mesela. Uçmak için yaratılmamışım.

Bu ikisinden de daha tuhaf olan şey ise insanoğlu sevgili okur. Uçamıyor, yüzemiyor ama tuhaf işte.
Şimdi mesela bir ajanda var, metis yayınlarından çıkan. Nefret suçları ile ilgili. (Geçen sene de inanç özgürlüğü ile ilgili bir ajandaları vardı İllallah diye. O da çok güzeldi.) Neyse işte, ben tee frenk memleketlerinden merak edip arkadaşlarıma aldırttım ajandayı, elime ulaşır ulaşmaz açtım, okudum. Kitaplığımın başköşesine koydum falan. Ama öte yandan Türkiye sınırları içinde kitap evleri bunu satmayı yasaklamışlar baskılardan ötürü. Hatta kitapçı basıp "bu ajandayı satmayacaksınız" diyen insanlar olmuş. Yani şimdi bana gelip deseniz "ironiye süper bir örnek ver" diye, bu kadar güzel bir örnek veremem. Nefret suçlarına karşı yayınlanan ajanda nefret suçuna kurban gitmekte. Ajandayı alıp okusalar belki adam olacaklar ama onlar kendileri okumadıkları gibi bir de başkalarının okumasına da engel olmak istiyorlar.

Yani ben zaten nefret suçlarının kötü olduğunu bildiğim halde arkadaşlarıma da binbir zahmet vererek ajandaya ulaşmaya çalışıyorum, açayım okuyayım feyz alayım diye. Bu arkadaşlara bir kitapçı uzaklığında bu ajanda. Ama yok arkadaş, adam kendisi için almadığı gibi başkasının da almasını engellemek istiyor.

İşte bunu yapan da insanoğlu, uçmak ve yüzmek için yaratılmadığı halde uçak ve gemi yapıp uçan ve yüzen de insanoğlu. Dedim ya, insanoğlu en tuhaf.

2/14/2011

Kafirim ben

O degil de az önce olanlar dizlerimi titretti. Ne mi oldu sevgili okur? Kimsenin başına gelmesin türünden can sıkıcı bir şey.
Kapı çaldı. Dürbünden baktım bir adam. Adama benziyordu gerçekten, açtım kapıyı. Elinde bir takım dini kitaplar vardı (keşke yayınevine baksaydım da deşifre edebilseydim). Hiçbir şey söylemeden burnuma doğru uzattı kitapları. 'Nedir bunlar satıyor musunuz?' diye sordum. 'Satmak değil amacımız. Destek olun bize' dedi. Kime destek olacağımı sormadım. İlgilenmediğimi söyledim. Kapıyı kapatır kapatmaz 'Yezid, kafir, senin gibileri nasıl barıdırıyorlar müminler, yanacaksın....' diye yüksek perdeden haykırmaya başladı. Bir kaç şey daha söyledi. Kapıyı açtım tekrar, dini inançlarımın kimseyi ilgilendirmediğini, saygısızlık yapmamasını söyledim. Algılayamadı bir süre. Sonra yine cemaat seni barındırmamalı falan gibilerinden söylenirken, 'Cehennem varsa eğer sanırım orada sen yanacaksın ben değil.' dedim.
Kapıyı kapatırken cehennemi karıştırma diye bağırdığını duydum.
That's all folks

2/04/2011

Değişmek Sevişmektir

O değil de sosyal sorumluluk çalışmalarını ucuz kahramanlık ya da sistem yaması olarak tanımlayan cevval akademisyenler, teori makinaları, devrim arabaları ve marabaları sözüm size. Ben size teori üretmeyin, devrim yapmayın demiyorum. Bunları yine yapın. Çok da güzel olur, çok da iyi olur bence. Ama önce tanımayı öğrenin, yani tanışmaya çalışın.

Son 3-4 yılda bildiklerimin çoğunu unuttum. 'Ulan zaten ne öğrenmiştin ki 27 yılda' diyenler olabilir. Bunu diyenler yaşımı bildiklerine göre beni tanıyan insanlardır. Bunu söylediklerinde 'harbi lan. amma uçuyom ben de aq.' derim. ıghhaha diye ergence kahkaha atarız. Gülüp geçeriz. Kendi aramızdaki muhabbetten ötürü bunlar olur. Hukuğumuz var sonuçta. Siz karışmayın. Akıl yaşta değil baştadır. Size cevabım bu. Laubali olmaya gerek yok. Unuttum bildiklerimi çünkü ezberim bozuldu. Ezberim en klişe tabir ile yaşama dokunmayan, bütünlüğe öykünmeyen ama yaşamı bütünüyle kavradığını iddia eden bilgiler, yorumlar idi. Pişman değilim. İyi ki varlar, iyi ki girdiler hayatıma. Başımın içinde yerleri var. Bilgi candır.

Ama en can bilgi kulaktan, gözden beyne dolan değil, insanın tüm varlığıyla öğrendiğidir. O yüzden deneyim candır. Günlerden bir gün bildiklerimden yola çıkarak bir ukalalık yaptım. Haddimi bilmeden bir işe kalkıştım. Aha burada yazılarını okuduğunuz cengaverler de 'Biz de varız.' dediler. Oturuldu, bilgiler paylaşıldı, yenildi, içildi, haritalara bakıldı, yollar rotalar belirlendi, yenildi, içildi, işe girişildi, yenildi, içildi. Yollar beni bir sosyal hizmet projesi olan Tarlabaşı Toplum Merkezi'ne getirdi. Orada bir sürü çocukla tanıştım. Mübalağa yok arkadaş. Harbiden bir sürü. Beynim döndü 3 yılda. Hayatım her anlamda değişti. Çocuk çok saçma olabildiği gibi acaip de bir şey.

Şimdi şöyle anlatayım. Yazın birinde bizim yazlığa annemgilin öğretmen arkadaşları geldi. İki rehberlik öğretmeni evlenmiş çocukları olmuş, aradan 4-5 yıl geçmiş çocuk büyümüş. O noktada hayatlarımız keşişiyor. Bir akşam üzeri, mangal ardı okey masasında o çocuk şu cümleyi kurdu: "Sütümü içtikten sonra dişlerimi fırçalayıp yatacağım. Değil mi anneciğim?" Tüylerim diken diken oldu. Bu neydi? Nasıl böyle bir çocuk olabilirdi? Ağzını burnunu kırasım geldi ne yalan söyliyim.

Oysa Tarlabaşı'nda sağa sola ağır siklet küfürler savurarak gezen diyaloglar üzeri kardeşimiz Şeref'in karnesinde bütün notları pek iyidir. Küçük jön Ferhat ise aşkı uğruna felsefecilik yapmak isteyecek kadar cesur bir arkadaşımızdır. Tahminim hiç biri baby tv izlememiştir.

Tanıyın bu çocukları. Ya da başka çocukları. Tanıyın ki kendinizi de tanıyabilin. Tanıyın ki haddinizi bilin.


Aslında sadece linki paylaşacaktım, gaza geldim, sinirlerim kalktı. Kusura bakmayın. Çok duygusal ve asabiyim. Hamile miyim lan yoksa?


1/30/2011

bir hitap şekli olarak hafız ya da tayt can mıdır?

"o değil de tayt can mıdır, hafız? " diye sordu. Candır dedim. "Altına ne yaptırayım?" diye sormaya devam etti. Her şey bir kebapçı arka planında olup bitiyordu. Yanıldığımızı anladık. Bu Semiramis'in değil, düpedüz kebapçının rüyasıydı. Kandırıldık.

Ben altına topuklu alayım diye atıldım. Hafız çizme tercih etti. Hafız, çizme kokutmasın, sonra midene dokunuyor diye uyaracak oldum, "karışma sen" diye payladı beni.

O sırada garson siparişleri getirmiş başımızda dikiliyordu. "Döner kimindi abi?" diye sordu.

"Dönerse senindir, yengense benim" dedim.

1/26/2011

liberaller kibareller polemikler blumikler

O değil de tam iki sene olmuş bugün. Hiçbir şey olmadı mı, görmedim mi acaba yazmaya değer. Ancak bakıyorum yazarlar kafa karışıklığından kurtulmuş tartışma platformu kurmuş. En azından ikisi. Yutun epeydir atarlı, malum. Aleksi de bulunduğu yerin ismindeki bir iki harften ötürü büyük aksiyonu kaçırır durumda.

Yutun liberallere kızmış, aleksi de “ne olacağıdı yani onlar liberaller işte, hem öyle yapmasalardı da öteki türlü yapsalardı ne değişecekti” demiş. Tutmuş somut öneri istiyor.

Liberallerin halini Yıldırım Türker özetlemiş:“AKP’nin ‘demokrasi ülküsü’ müsameresini meşrulaştırmak, her pislediği yere bez koşturmak değildi mutlaka ‘liberallerin’ amacı. Onlar işçisinden, emekçisinden, gencinden, sanatçısından tamamıyla umudu kesmiş oldukları memleketin düze çıkışını statüko dışından bir muhafazakâr yiğide destek vermekte gördüler. Orduyu hizaya getirerek militarizmin palet izlerinin silinivereceğine inandılar. AKP’nin derdinin orduyla olduğuna inandılar. Aynı militarist kafanın, aynı kan pıhtısı milliyetçiliğin ürünü olduğunu görmek istemediler.Liberaller, kendi yazdıkları AKP’yi destekleyegeldiler. Sağcı muhafazakâr bir partinin bu memleketi aydınlığa çıkaracak yegane güç olduğuna iman ettiler. Oysa AKP’nin ampulü ortadaydı. Şimdi Erdoğan’ın değiştiğini, ceberut bir dile sarıldığını, ordusuyla işbirliğine girdiğini söylüyorlar. Söylediklerinde doğruluk payı var mı? ”

Bir önceki genel seçimde de mhp ile seçim işbiriliği yapmaya hazırlanan chp’dense akp’ye oy vermeyi tercih etti bu insanların çoğu. Neden? Alternatifleri yoktu çünkü. Bakıyoruz ki bu alternatif yok diye kötünün iyisini seçip, birini seçmemenin de bir seçim olduğunu unutanlara kızmakta, yutun haklı. Alternatif üretmek konusunda önerisi olup olmadığını sormak konusunda da aleksi haklı. Aleksi somut bir alternatif yaratmanın gerekliliğine, sözü geçen insanların düşünme biçimini göz önünde tutarak inanıyor kanımca, ama tümünü reddedecek bir çoğunluk olmak da değişimi başlatmak için yeterli bir güç demektir. Mevcut örgütlenmelerde düşüncelerine uygunluk bulamayan birinin önünde iki yol vardır: yeni bir örgütlenme oluşturmak ya da mevcut örgütlenmeleri fikrini almaya mecbur kılmak ve değişime zorlamak. Bu direniş, boykot demektir. Herkes parti programı yazacak değil ya. Birey olarak vazgeçmememiz gereken aklımız ve vicdanımızdır.

Herkese hakkını dağıttım. Şablon bu değil. Sen hiç gri kağıda basılmış kitap gördün mü?alıntı yapabiliyo muyduk ya la?

1/25/2011

Hey, Sakin Ol Şampiyon

Evet, sana diyorum. Sakin ol adamım. Elindeki silahı yavaşça yere bırak. Sana zarar vermeyeceğiz. Sevgili Yutun, bir durul artık. Bir sakin ol. Sakin.

O değil de, bu yetmez ama evetçilere karşı kitlenin şöyle bir argümanı var: "Referandumda yetmez ama evet" diyenler "hayır" deseydi anayasa değişikliği olmayacaktı. Eğer böyle bir argümana sahipsen (ki bu argüman ne kadar doğru, tartışılır) sana şunu diyeceğim. Şimdi referandum meferandum, demek ki sen demokrasiye inanıyorsun. Yani orada insanlar hayır deseydi şu anda ülke daha iyi olacaktı sana göre. (Neden daha iyi olacaktı onu da anlamış değilim, bence tamamen alakasız, sanki ülkedeki her skim anayasaya uygun yürüyor aminakim, ama neyse). Madem demokrasiye bu kadar gönülden inanıyorsun, o zaman neyden korkuyorsun bebişim. Eğer dediğin gibi yetmez ama evetçiler pişman olup bir dahaki seçimde akepe karşıtı oy kullanacaklarsa, o zaman no problem yani. Gider cehapeye oyumuzu veririz, olur biter. Cehape de ülkeyi ultra laik demokratik atatürkçü olarak yönetir. Sorun değil yani. Yetmez ama evetçilerin pişman olmamasından mı korkuyorsun? Evetçilerin hep çoğunluk olarak kalmasından mı korkuyorsun? O zaman sana kötü bir haberim var sevgili Yutun. Ne yazık ki böyle çoğulcu demokrasilerde her zaman çoğunluğa karşı domalan bir azınlık oluyor. Surprise surprise.

Şimdi sana sorarım sevgili Yutun, sorun ne? Geçen sefer de demiştim, madem bütün bu siyasi olaylar über süper demokratik yürüyor, siyasi olaylar seçimde verdiğimiz iki evet oyuna bakıyor, o zaman bir dahaki seçimde değiştiririz seçimimizi yani. Neden korkuyorsun?

Referandumda hayır çıksaydı yargıtay bekaretle ilgili kararını vermeyecek miydi yani? Anlamıyorum ki...

Yani demem o ki, all in all, nedir derdin sevgili Yutun? Bana söyle hele. Sokul yamacıma yamacıma, usul usul. sakin sakin anlat derdini Yutun.

Bana esmeyi anlat, Yutun. Bana sevmeyi anlat.

Öpüyorum seni bebişim. Mucks.

EVET EVET EVET, kabul ediyorum evet.

O degil de bu ‘yetmez ama evet’çilerin hali ahvaline fena takıldım ben arkadaş. Çok pis düşünüyorum onları. Böyle pis pis düşüne düşüne taktım işte kafayı. Kafayı atsaydım daha mı iyi olurdu acaba? Bilemiyorum. 
Bir hafta kadar oldu Yargıtay’ın bekaret konusundaki ilginç tavrı gazetelere haber olarak düşeli. Yargıtay bekaretin evlenen kadında bulunması gereken bir vasıf olduğuna karar verdi. Dahası söz konusu karara vesile olan davada, kadının bakire olduğunu söyleyen raporlara değil yeni evlendiği karısının bakire olmadığını söyleyen adamın sözüne biat etti bütün yargı. Bu olay façabuk profil sayfalarında da paylaşılmak suretiyle hepimizin aklına şaşkınlık olarak yansıdı.

Bana bu yazıyı yazdıran ise bu paylaşımlardan birinin altına bir arkadaşımın yaptığı “Yargıtay her zaman milliyetçi, ahlakçı ve ataerkil bir kurum olageldi. Niye bu kadar şaşırdığınızı anlayamadım.” şeklindeki yorum. “Yargıtay'ın milliyetçi, ahlakçı, ataerkil olduğuna inanıyorsun da, AKP'nin totaliter, baskıcı, ahlakçı, islamcı, ataerkil olduğuna niye inanmıyorsun? Yoksa göl gerçekten maya tuttu da biz mi kaçırdık?” dedim ben de kendi kendime. Sonra ulan niye kendi kendine söylüyorsun bunları diye sordum kendime. Sonra niye kendi kendine soru soruyorsun ortağım diye kızdım kendi kendime, sonra niye kendi kendine kızıyorsun salak mısın derken aklıma burası geldi. Blogumuz var lan, aslanlar gibi yazarım yazımı, yaşasın sanal medya diye bağırdıktan sonra, bir daha kızdım kendime. Baktım olacak gibi değil, önce bir soğuk duş alıp sakinledim sonra da oturup yazdım gitti.

Şimdi bence bu ve benzeri olayları hala 'zaten böyleydi ne bekliyorduk ki' hissiyle münferit olarak okuyorsak (ki bence doğru bir okuma değil) bu bile, mevcut iktidarın 10. yılına yaklaştığını göz önünde bulundurduğumuzda, siyasal islam gölüne bir kaşık demokrasi söylemi çalmanın kaymaklı yoğurtla sonuçlanmayacağının göstergesidir. Kaldı ki bu şekilde yorumladığımız her olayda mevcut olan başka bir potansiyeli biraz daha gözden kaçırıyoruz, akp'nin bütün bu 'münferit'lerdeki temel prensipleri evrenselleştirebilecek bir potansiyele sahip olduğu unutulmamalıdır. söz konusu yukarıdaki olayda mahkemenin gerekli vasıf olarak tayin ettiği bekaretin bu haliyle bir yasa tasarısı olarak meclise gelme ihtimalinin küçümsenmeyecek kadar yüksek olduğu apaçıktır. akp'de bu kibir, özgüven, ataerkillik, fütursuzluk, kısacası bu potansiyel var.

Türkiye İran olacak demiyorum. Bunun olabileceğine inanmıyorum. Dahası mevcut siyasi-ekonomik projenin bu kadar kof olabileceğine inanmıyorum. Amma velakin, AKP’nin mazlumluğuna ve demokrat vitrinine kanan (ki bu artık bir çok kişi tarafından terk edilmiş fena halde iyimser bir yorumdur) bunca sözüm ona, solcu, ezilenden yana, aydın, kanaat önderi, okumuş etmiş genci yaşlısı insanın ben ve benim gibi düşünenleri çılgınca bir indirgemecilikle şeriat korkusunun titrettiği akılsızlar olarak görmesi ve referandumda verdiğimiz hayır oylarını veya boykot kararlarını, chp’cilikle, 12 Eylülcülükle suçlayarak olası her tartışmayı yokuşa sürmesi, faydalar faydası fikir teatisinin yolunu tıkaması, kısacası çamura yatıp üstüne bir de yuvarlanması beni düşündürüyor. Yetmez ama evetçilerin samimiyeti üzerine istemeden düşünüyorum.

Şimdi bu arkadaşlar ‘yetmez’ diyerek neye işaret ediyorlardı? Birkaç şey olabilir. Mesela tamam demişlerdir, 12 eylül anayasasını istemiyoruz, siz de şimdiye kadar askeri vesayetten çok çekmiş mazlum insanlara benziyorsunuz, varın değiştirin anayasayı ama biz şerh koyuyoruz demek istemiş olabilirler. Nedir bu şerh,şu kuşkudur mesela: “Anayasayı yenileyeceksiniz ama bakalım demokratik olacak mı?” Gözümüz üstünüzde demektir bu.

Gözleri üstlerinde mi peki? Benim gördüğüm kadarıyla bir çoğu sus pus oldular olan bitenler karşısında, utandılar mı verdikleri karardan artık nedir bilinmez. Ama bazıları ise – ki bunlar yazar çizer ve bolca okunur insanlar – yiğitliğe bok sürdürmemek adına olsa gerek akp’ye de bok sürdürmemeye başladılar. Mesela alkollü içkilerle ilgili yasal düzenlemeleri sıradan bir AB düzenlemesi olarak okumak gerektiğini vurguladı bu insanların bir kısmından oluşan bir örgüt. Hani şu tayyip* zulmüne değil teşekkürlerine nail olmuş olanlardan biri var ya, o işte. Bildin mi? Neyse bunu böyle görebilmek için silah ruhsatı alabilme yaşını 18 ila 21e indiren yasal düzenlemelerden haberdar olmamak lazım. Bu iki değişikliği bir arada okuyamamak için ise gerçekten ya dalgınlığın daniskasını yapıp ikinciyi gözden kaçırmış olmak gerekiyor, ya da samimiyetsiz, iki yüzlü olmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası, yetmezin altını doldurabilmek için samimi olmak gerekiyor arkadaş, yetmeyen yerde yeteni talep edebilmek gerekiyor. O talebin sonunda sahte suçlamalar ve belgelerle mahpus damını boylama ve içeri girerken sırıta sırıta dışarı çıkmakta olan hizbullahlarla karşılaşma ihtimali olsa bile… 
O sebepten, kamuoyunda ‘yetmez ama evet’ sloganın sözcüsü addedilen unsurlara sesleniyorum. Direk ‘evet’ olsun sloganınız. Hatta EVET olsun. Çünkü sandıktan evet çıkmış olması size yetmiş görünüyor. Yetmez’in altı boş kaldıysa kaldırıp atacaksın arkadaş. Ne kafalar karışsın, ne de niyetler değil mi? Ak göt kara göt çıksın ortaya.

(*yazarken fark ettim ki, tayyip yazıp boşluk bırakınca baş harf otomatik olarakbüyüyor. T oluyor çat diye. İlginç geldi, bir de mehmet yazıp boşluk bıraktım. Durum aynı. Allah allah dedim bir de ali yazdım olmadı. Küçük kaldı. Vaktim olmadığı için başka isimlerle deneyemedim ama yakın zamanda deneyeceğim. Yine de aklınızda bulunsun, bu wordün türkçesi sünni olabilir diyerekten haydi yandan.)

12/20/2010

Sosyal Sözleşme - Soysal Restleşme

O değil de, Rousseau da zamanında amma romantiklik yapmış ha, hem de daha romantizm akımı Prusya'da tohum iken. Ahaha, bildin sevgili okuyucu, bildin. Sosyal sözleşmeden bahsedeceğim. Hazır Yutun Beyin fitilin ucunu yakmışken, ben de torpili itin g*tüne sokayım diye düşündüm. (Disclaimer: Bu yazı yazılırken hiç bir it zarar görmemiştir). Siyasi konular üzerine iki kelam edeyim istedim. Önceki yazıya iki cevap vereyim istedim. Yalnız hemen uyarayım sevgili okuyucu, ben öyle ciddi ve kışkırtıcı yazamayacağım. 
Konuya Rousseau'dan girdim madem, ondan devam edeyim. Neden Rousseau? Niye romantik bu adam? Hizmetçisine, ondan iki tane çocuk peydahlayacak kadar aşık olduğu için değil şüphesiz. Liseden hatırladığım iki satır bilgi doğruysa bu Rousseau kişisi, insanoğlunun vahşi hayatta, toplumlar kurulmadan önce, iyi ve güzel olduğunu düşünen bir kişi. Bunu düşünmek için ne kullandığı ise muamma. Çünkü LSD henüz üretilmeye başlanmamış o dönemlerde. Bu kafaya sahip olmak için çok fazla alkol alıyor olmalı Rousseau birader. Rousseau'nun tam tersine insanoğlunun vahşi hayatta kelimenin tam anlamıyla vahşi olduğunu düşünen bir de Hobbes kişisi var. Hobbes da bir pür realist. "Kanunlar olmazsa insan insanı s*ker" diyor kısaca. Bu ikilinin üstüne çağımızın en tırt filozofu olarak ben, Aleksi, diyorum ki: İkinizin de canı cehenneme sizi 18inci yüzyıldan kalma eski kafalılar sizi.

Neden böyle diyorum? 
Neden olacak, bu iki düşünürün de yanıldığı bal gibi ortada. İnsanoğlu Rousseau'nun dediği gibi "aslında iyi çocuk ama çevresi kötü" bir durumda değil.  Ya da "çok zıpçıktıydı, askeri okula yolladık, hizaya geldi" durumu da yok. İnsanoğlu her zaman kötüydü, her zaman da kötü olacak. Daha şimdiye kadar yaptığı tek bir düzgün iş yok şu insanoğlunun. Hadi gelin itiraf edelim, hangimiz bazen utanmıyoruz ki insanlığımızdan. Doğayı tahrip eden tek yaratığız. Canını koruma ya da yemek yeme amacı gütmeden diğer hayvanları ve hatta kendi cinsini öldüren tek yaratığız. Sevdiğimiz insana acı çektiren tek yaratığız. (Kabul ediyorum, burayı forward maillerden kopyaladım). Herşeyimiz yapay, herşeyimiz kolpa. 

Özetle, insanoğlu kötü. Özellikle de yaptığı kötülüğü meşrulaştırabiliyorsa. Bu konuda çeşitli sonu kötü biten deneyler yapılmış geçmişte. Bu deneylerden birinde bir grup denek ikiye ayrılmış suçlular ve gardiyanlar olarak. Deneyin sonu hüsran. Aslında gardiyan olmayan gardiyanlar ellerine meşru bir şekilde otorite olma gücü geçince aslında suçlu olmayan suçlulara işkence yapmaya başlamışlar. (Das Experiment adıyla alman yapımı bir film olarak sinemalarda oynadı bak, git izle sevgili okuyucu). Bir başka deneyde de hiçbir şeyden haberi olmayan bir deneğe, onu görmeyen başka bir adama elektrik vermesi istenmiş. Bu adam elektrink vermeyi reddedince "ama deney için gerekli bu" denmiş adama. Adam da "ya ben hayatta vermem ama madem deney için gerekli, vereyim o zaman" demiş, elektrink vermeye devam etmiş. Bu şekilde onlarca denekte aynı sonuca varılmış. Korkma okuyucu, neyse ki aslında elektrinnnk alan kimse yok. Rol icabı alıyormuş gibi yapıyor elektrinkli sandalyede oturan adam. (Şimdi  bu deneylerin wikipedia linklerini de vermek isterdim ama link verince nasılsa gidip okumuyorsun, ben de hikaye gibi anlatayım dedim. Zaten buraya kadar okuduğun bile meçhul)

Buradan gördüğümüz üzere değerli okuyucu, insanoğlu içinde her zaman bir kötülük taşıyor. Bu kötülüğü ortaya çıkarmak için meşru bir sebep bulması yeterli. Bu meşru sebep kimi zaman din oluyor. Din elden gidiyor diye gözü dönüyor adamın. Yakıp yıkıyor. Bir başka zaman "ideallerimiz" deniyor. Adam alıyor eline taşı-sopayı, kavgaya gidiyor. Bir başka zaman "komutan emrediyor". O zaman işte polis kişisi kendince bir emri yerine getiriyor. Karşısında erkek biri olunca görev testisleri tekmelemek iken, karşısında hamile biri olunca görev karnını tekmelemek oluyor. Şimdi siz sanıyor musunuz ki o polis akşam eve gidince "ulan ben bugün bir bebek öldürdüm" diye hüngür hüngür ağlıyor. Yok canım. O adama "ateş serbest" deselerdi gayet herkesi öldürecekti işte. Ama bi dakka. Onun suçu yok ki. Emir aldı o. Emir verildi. Kanunlara göre emir hem de. Vay canına. 

Demek istediğim sevgili okuyucu, mesele var olan bir anayasa değişikliğine evet ya da hayır deme meselesi değil. O anayasanın, o sistemin hali hazırda bir otorite kaynağı olarak orada olmasıdır. Sen sanıyor musun ki hükümette başka parti olsaydı buna benzer olaylar yaşanmayacaktı. 

Her türlü meşrulaştırma aracı kötüdür sevgili okuyucu. "Ama biz sosyalistiz", "ama biz demokratız" falan deme şimdi bana. Yarın öbür gün "anti-demokratlara savaş açmamız lazım, yoksa ülke elden gidecek" denildiğinde eline sopayı alacak mısın? Alacaksın. İşte bu "meşru müdafa" dediğin şiddete bulaştığın anda artık tam bir insansın. Tebrik ederim. Gözüme görünme daha da. 

İnsanlar beni her daim korkak ve pısırık olarak nitelendirmişlerdir. Keşke bütün insanlar benim gibi pısırık olsaydı. Ne savaşlar yapılmazdı o zaman, biliyor musun? 

Aktivizm kötüdür sevgili okuyucu. Çağımızın en tırt filozofu olarak ben, Aleksi, bunu bilir bunu söylerim. Sen gelip "Hayır lan *mına koduğum, aktivizm iyidir" dersen eyvallah derim. Kalkıp da benim gibileri örgütleyip "kalkın laaan, aktivizm iyidir diyenleri dövmeye gidiyoruz" demem asla. 

Sonuç olarak, Rousseau'nun da Hobbes'un da yedi sülalesini.... Yeter ki sen üzülme Yutun. Öptüm kocaman. 

12/10/2010

Akıl Öküzün Boynuzunda

O değil de yazamıyorum. Yani yazabiliyorum yazmasına ama aklımın donduğunu, kanımın çekildiğini hissediyorum yazarken. Durmak istiyorum haliyle. Muhterem dost büyük Saymadi’nin de dediği gibi aklım şase yaptı.
Bu blogu açarken siyasi yazılar yayınlamak hususunda bir kararımız var mıydı hatırlamıyorum. Ama affınıza sığınıyorum sevgili pehlivanlar. Zaten blogla ilgili düşündüklerimizin çoğunu yapmamış olmamıza yaslıyorum sırtımı. Hoş bu yazı siyasi mi değil mi onu da tam bilemiyorum.
“Yazmasam çıldıracaktım.” değil durum. Büyük bir yazar, dahi bir beyim değilim okurcan. Hiç birimiz değiliz. Yazsam da yazmasam da çıldıracağım zati. Yazarken de ağlayacağım, ya da sinirlenip küfürü basacağım belki. Belki aleksi bey duygusal diyecek bana. Belki dânâ ve cemil beyler yeterli mizah unsuru bulamayacaklar yazıda. Ne bileyim işte. Ne bir motivasyon tespiti yapabiliyorum şu anda, ne de rasyonelim var. Aklın tükendiği memleketlerden birindeyiz bence zira. Rasyoneli skmişler sonra da yaşını büyütüp tecavüzcüyü beraat ettirmişler.
Faşizm nedir? Dersimizin konusu bu olsaydı ve okuduğumuzu anlamış olsaydık gerçekten neler olurdu? Misal referandumdan evet çıkması ile ülkenin demokratikleşeceğine, daha iyi bir geleceğe küçük ama güvenli adımlarla ilerleyeceğimize, bu 'evet'in artık daha eşitlikçi, daha az şiddet yanlısı, daha ezilenden yana bir iktidar ve işleyiş yaratacağına inanır mıydı gerçekten insanlar? İnanç bu tabi, bir yerden sonra sorgulamak manasız. Ama inananı değil inanılanı sorgulayabilir ve buradan inananın inanarak aldığı sorumlulukları ortaya koyabiliriz. Evet bunu yapabiliriz. Mevcut hükümetin demokrasi peşinde koşan özgürlük neferlerinden oluştuğunu düşünenlerin böyle düşünerek kendi boyunlarına bağladıkları vebalin boyutlarını görebiliriz.
Geçmiş zaman, babamla sağdan soldan atıp tutarken babam muazzam bir faşizm tanımı yaptıydı. Kendi sözünden başkasına tahammül edemeyen, kendi kelamının doğruluğundan bir an olsun şüphe etmeyip diğer kelam sahiplerini harcayan faşisttir, dedi. Çok doğru dedi. Bunları yapan zat-ı öküz bildiğin faşisttir. Hem de öyle böyle değil. Türkiye siyasi tarihi açısından bakıldığında ırkçı politikaların akademik makademik her türlü tanımına cuk oturan Atatürk’ü hala siyasetinin bayrağı olarak taşıyan ulusalcısından, milliyetçisine tüm oluşumlar ve üyelerinden daha faşisttir. Taşra üniversitelerinde uzun saçlıları sopalayan ülküdaş kurtçuklardan, büyük şehirlerde serseri olarak ikamet edip, nerde bir aydınlık, ferahlık varsa gidip lambayı söndüren, güneşi bokuyla, pisliğiyle sıvayan tetik parmaklarından ve onların emir abilerinden, kampüslerde türk-olmayan avına çıkan av köpeklerinden daha faşisttir.
Sorularım var okurlar. Kendisini yuhalayarak protesto eden basketbol seyircisini sırasıyla güvenlik kamerası, koltuk numarası, bileti satın alan kredi kartı numarısından tespit edip tutuklatmanın neresi demokratiktir? Yumurtaya cop ve biber gazıyla karşılık vermenin neresi demokratiktir? Bir gecede yasalar değiştirip, yeni yasalar çıkarıp birilerini içeri atarken birilerini dışarı almanın neresi demokratiktir? Her ortaöğretim kurumunda bir müdür yardımcısının polise doğrudan ve düzenli olarak istihbarat sağlamasını gerektiren, yani açık açık her okulda bir öğretmen sivil polis olsun diyen bir yönetmeliğin neresi demokratiktir? Kadının dayağı hakedebileceğini yazan bir dinin diyanet işlerinin devlet protokolünün en ön sıralarına getirilmesinin neresi demokratiktir? Demokrasi denen nanenin sağlaması gereken en temel hak ve özgürlüklerden olan protesto hakkını kullanan 19 yaşında bir kadının coplanmasının, bu kadın hamile olduğunu söylediğinde darbelerin karnına ve kasıklarına yönelip şiddetlenmesinin neresi demokratiktir? Burada sadece tahammülsüzlük yok okurcan. Farket bunu. Çok daha fazlası var. Nefret var. Kana susamış bir öfke var.
Babam 12 Eylül mağduru. Diyarbakır cezaevini de gördü, yasal gözaltı süresi 90 günken 88 gün işkence de gördü. Hala kabuslar görüyor. Hatırla Sevgili ve benzeri dizileri izlerken nöbet geçirdiği oldu. Kendisine yapılan ‘anti-demokratikliklerden’ 30 yıl sonra bugün hala fiziksel acıdan çok daha fazlasını barındırıyor bünyesinde. Kenan evren ile yolda karşılaşsa neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum. O bile bütün hıncına rağmen atlamadı bu pespaye demokrasi çığırtkanlığına. Babam faşizmi öyle güzel anlamış ki zokayı yutmadı. Gerçek faşisti ilk gördüğü anda tanıdı. Tanımlaması o kadar yerindeydi ki karar vermek için fazlasına gerek olmadı. Ne onun için ne de benim için. Öyle alengirli siyasi tarih okumalarına falan gerçekten hiç lüzum yoktu. Yok siyasal islam 12 eylül’ün çocuğuymuş da, kendi babasına kıyamazmış o yüzden de bu hesaplaşma fasonmuş da… Bütün tarih okumaları bir noktada haklılık barındırır. Hepsinin nereden baktığına bağlı olarak tutacak en azından bir sağlam tarafı vardır. Ama bazı tanımlar öze dairdir ve fazlasına ihtiyaç olmaz….
Derken bu faşistler bir değil katmer katmer fazlasını göstermekten çekinmediler. Referandumun ardından geçen 3 ay içinde demokrasi adına ne olamayacaksa burada, Türkiye’de oldu.
Demokrasi ve özgürlük neferleri 19 yaşında bir kadının protestocu olmasına tahammül edememişlerdi. Fakat o da neydi, bu kadın üstelik bekar ve hamileydi. E artık katli vacipti.
Bu faşizmin bizzat öznesi olanlara, ve bu özneleri düşünsel olarak sorgusuz sualsiz destekleyenlere diyecek bir şey yok. Onlar içinde insanlıktan hala çıkmamış olanlar varsa zaten rahat uyuyamayacaklardır. İnsanlıkla ilgisi kalmamış olanlara kelam edeceğime ise kediye köpeğe ederim daha iyi. Ama asıl söz bu oyuna gelenlere söylenmeli. Yetmez ama evet demişlerdi. Yetti mi acaba şimdi?
Kolluk kuvvetlerince öldürülen her çocuğun kanı sizin de elinize bulaştı. Parsel parsel satılan yok edilen doğa harikalarının, tarihi eserlerin ve yer altı kaynaklarının, yok pahasına özelleştirilen kamu kuruluşlarının ve kamuya ait taşınmazların pazarlama kampanyasında en önde sizler oldunuz. Bırakın artık Hrant’a ve öldürülen diğer birçok aydına gözyaşı dökmeyi, çünkü sizin sıktığınız kurşunlar öldürdü onları. Hamile karnı tekmelenen kadının ölü rahminin üzerinde sizin de ayak izleriniz var.
Yetti mi şimdi?

10/13/2010

Denge

O değil de, hayatta denge çok önemli bence sevgili okuyucu. Dengesiz dengesiz yazılar yazıyoruz, biliyorum ama inan bana sevgili okuyucu hepimiz burada elimizden geldiğince dengeli insanlar olmaya çalışıyoruz. Yani bana sorarsan ben gayet dengeli, tutarlı bir insanım. Kendi kendime de yetebiliyorum ama bu ayrı bir yazının konusu. Konuyu dağıtmaya çalışarak nereye varmaya çalışıyorum? Yoksa bende benden bir tane daha mı var? Olması lazım. Herkes en az iki kişilikli olmalı bence. Neden mi? Tek kişilik denge mi olur lan, sinirlendirmeyin adamı. Terazinin öteki kefesine koyacak bişi bişi olmalı bence insanın içinde.

Halbuki toplumumuz çift kişilikli olanlara dengesiz diyor. Diyalektikten haberi yok tabi sokaktaki insanın. Cahil tabi. Gidip konuşmaya çalışsan iki satır diyalog çıkmaz adamdan. Senaryo yazacak olsan yazamazsın. Elektrik alman lazım tabi adamdan önce. O elektrik yoksa olmaz hafız. Sevemiyorum ben sokaktaki adamı okuyucu kanka.

Fakat yine de, her ne kadar diyalogdan, diyalektikten ve elektrikten anlamıyor olsa da, seviyorum ben sokaktaki vatandaşı. Onu böyle davranmaya iten şey düzen bence. Düzeni değiştirirsek herşey çok güzel olacak. Böyle de dengesizim işte.

Öpüyorum seni okuyucu.

Yine gel, yalnız bırakma bizi.

7/03/2010

Dünya Malı

O değil de, "Dünya malı dünyada kalır" lafı doğru olsaydı benim ölümsüz olmam gerekmez miydi sevgili okuyucu? Sorarım sana.

Mal insan Aleksi olarak sana hayatın boyunca başarılar diliyorum okuyucu. El öpenlerin çok olsun. Amil.

7/01/2010

hmmmmis

o değil de
benim evim artık gül kokar.

6/20/2010

gizli gizli

O değil de
Bir ağırlık var bedende ne cisim ne heyula
Gönül dağı demiş eskinin biri
dört tarafı eteklerle çevrili
Devrildi mi bir kere masalar
Etekten zirveye çevrildi mi kafalar
bu tırmanışın sonu hayrola
Zirveye varan beşere kendi suretini görmek nasip ola
Ağırlık o surette
işarettir bazen aydınlığa
Bazıysa yaşa başa bakmaz
yaş akar eteklerden
en yakın kasabaya
dağın altını oya oya

6/12/2010

Güven

O değil de, yıllar önce (oha, yıllar olmuş hakkaten) üniversite son sınıftayken iktisat okumamdan mütevellit "iktisadi düşünce tarihi" dersi alırken pek sevgili kurumsal iktisatçı profesörümüz toplumdaki en büyük kurumlardan birinin "güven" olduğunu söylemişti. Hatta hayatımızın bu güven etrafında şekillendiğini, güven olmayınca toplumda bir çok küçük işlemin çok zahmetli bir hal alacağını vs. anlatıyordu. O zamanlar pek anlamamıştım. Güven denilince aklıma ben küçükken mahalle maçlarında beraber futbol oynadığımız ve bir keresinde bana penaltıdan gol atamadığı için (en sıkıcı pozisyon olduğu için beni hep kaleci yapıyorlardı) üzerime yürüyen çocuk geliyordu zira. Nasıl olur da bütün hayatımız bu salak çocuk üzerine kurulu olabilirdi ki? Tamam, evet, güven biraz öküz sayılabilirdi, ama yine de bu dünyayı boynuzlarında taşıdığı anlamına gelmiyordu.

Ben işte o sıralarda Güven'i tamamen hayatımdan silmeye başladım. Hayatımda artık Güven'e yer yoktu. Heyhat. Ama ne zaman ki iki satır yazı okudum, profesörün orada bahsettiği güvenin aslında Güven olmadığını anladım, hayatım değişti. Meğer hoca "trust" diyormuş, "reciprocity" diyormuş. İki insanın karşılıklı birbirine güvenmesinden bahsediyormuş koskoca profesör. İşte o yıllarda vazgeçtim çocuk olmaktan ve otlu peynir kokusuydu... ehem, ne diyorduk. Koskoca profesörden iyi mi bileceğiz. Güven önemli birşey işte. 

Ama yine de hafız, ben güvenmem kimseye öyle kolay kolay; kendimden, bu blogdaki diğer yazarlardan ve  bir de bu satırları okuyan senden başka.

Öptüm

References: 
Polanyi, Karl; 1944, The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time

zehir ve ahir meselesi.

O değil de panşehir diye bir lakırdı duydum ismi lazım değil yerli dizinin birinde. Ne güzel yazmış senarist. Panşehir lazım insana gerçekten. Çünkü şehir biraz da zehir. Ama öldürmüyor. Değişik kafası var şehrin. Uyuşturucu da diil de tam. Hay koyamadım adını. Neyse ne. Bu şehir düşük dozlarda giriyor insan evladının bünyesine. Ucuydu kenarıydı, periferiydi çöküntü alanıydı derken bi bakmışın CENTRUM 1km. Sonra bir girdin mi çık çıkabilirsen.
Misal ben şehir insanı olmuşum. Olmuşum dediğime bakmayın yeni fark etmiş değilim bunu. Yıllar oldu hakikat bilince vuralı. Lakin bu süreç işi olduğundan öyle dedim. In the course of growing up in the city ben bir şehir insanı olmuşum. Şimdi ben üç-beş büyüklerden uzakta yetişmiş hayırlı bir evladım aslında. Beni ergenliğin daha reklamlarını izlerken almış büyüklerden birine koymuşlar öğrenci biletiynen. Patlamış mısır, alaska frigo falan derken zaman geçmiş. Antrakt olmuş, üşenmişim, oturuşum yerimde. Yalnız arada dizlerimi oynatmışım insanlar geçsin diye. Halbuki çık bir, küçüğünü yap, ihtiyacını gider.... Yok. İhtiyaç bu demişim, gelir gider. Sonra ergenlik denen uzun metrajın daha jeneriği bitmeden hoop başka bi büyüğe. Ama bu sefer büyük boy patlamış mısır ile. Festivalin en iyi filmi bu demişim, oturmuşum ortalardan iyi gören bir yere. Bilet yine öğrenci. Filmi, yine ismi lazım değil, karşı komşudan bir yönetmen çekmiş meğersem. Baya uzun film. Çıkınca saate bir bakmışım. ooo çok geç olmuş. Orta yaşa bir kaç yaş tahta kalmış. Sıradaki film ise o saatte haliyle alakacaranlık kuşağından nadide bir eser. Girmesem biletim yanar üzülürüm. Ne de olsa son öğrenci biletim bu. Girsem çıkışta kabuslar beni bekler, dört dönerim yatağımda. Zaten patlamış mısırla mideye temel atıp betonu döktüm. Kesin dötüm açık yatarım zaten. Sivrisinekler, komşulardan gelen sıcak hava dalgası falan da cabası.
Şimdi bu şehir denen mefhum işte böyle bir zehirdir halülü malülü. Festival gibi yapar insanın hayatını. İnsanı bağımlı yapar, kışları ağır ve kasvetli, yazları terli ve alkollü yapar. E sonuç?
Ahirin olur şehir. Ah çekersin son demde.
Anladınız siz onu. O yüzden arada sırada panşehir lazım arkadaş. Ben çayın, fındığın torunu, kıl çadırın ve ağrı dağının evladıyım. Van gölü canavarı yakinimdir. Bir hukuğumuz var sonuçta.
Şimdi ben diyorum ki girmeyeyim bu son filme. Yakayım son öğrenci biletimi. Eve gidip erken yatayım. Sabah da erken kalkar, bavulumu alır yola koyulurum. Eş, dost, akrabayı ziyarete çıkarım. Olmaz mı ki? Ha. Deyin hele.

6/09/2010

kor

O diil de hayat şaşırtıcı olduğu kadar da zor be Aleksi bey.
Kolay sorulardan başlayayım, yaptıkça motivasyon gelir, moralli devam ederim zor sorulara falan... Hikaye. Yok öyle kolay soru. En kolay sandığın soruyu yanlış yapıyorsun sonra. Meğer şaşırtmacalı soruymuş o. Bütün sorular zor Aleksi bey. Boktan seçmeli, çile doldurmalı...Hepsi zor.

6/07/2010

Özleme ediminin bilince bağlı formları üzerine

Ya o değil de özlemek diye bir şey var. Bir konsept olarak özlemek ikiye ayrılıyormuş, geçen gün bunu öğrendim. İlginç bence. O yüzden yazıyorum. Yoksa niye paylaşmak isteyeyim. İlginç. Şöyle ayrılıyormuş efendim bu özlemek; birincisi bildiğin, düz özlemek. Gözünde tütmek mi dersiniz artık, veremlere mi bağlarsınız mevzuyu, yoksa bağra, döşe daş mı basarsınız orası size kalmış. Bir yerden sonra bağıl bir durum neticede. Tarz meselesi; herkes durduğu yerde özler ama bir başka. Her kişinin özleyişi biriciktir arkadaş, başkasınınkine benzemez. Ortak nokta bunun, bilince aksi düşmüş bir hal oluşudur. Özleyen kişi özlemekte olduğunun ve özlediği nesnenin/öznenin ne/kim olduğunun farkındadır. Düz özlemek işte ya. Cümle içinde kullanacak olursak, “Dayımı özledim.” ....bakiyim..... oldu gibi. İşte böyle bir şey.

İkincisi ise, "görünce özlediğini anlamak" şeklinde komplikasyonlara neden olan gizli özleme. Şimdi bu ikincisi biraz tırt gibi geliyor olabilir kulağa. Gerçekten de var bir mallık. Ama insanı düşündürtmüyor da değil. Birinci kategori üzerine düşündürüyor insanı. 

Genelde gizli özleme yalan bulunur. ‘yürü git.’ ‘hadi ordan!!’ falan gibi tepkiler verilir bu duruma. Ama sakin olup düşünmek lazım. Keskin sirke, salatayı bozar. Böyle yamuş yumuş büzüşür sebzeler; aşırı plazmolizden erken yaşlanma meydana gelir. Sonra gel de ye o salatayı. Yenmez. Dök çöpe gitsin mundar oldu artık o. 

Sakin olacaksın ki salatan böyle canlı kalsın, her renk kendini muhafaza ettiği gibi bütünlüğe de hizmet etsin. Domates domatesliğini, marul yeşilliğini, kıvırcıklığını bilsin. Kendine soracaksın arkadaş. ‘Aay seni çok özlemişim.’ diyerek boynuna atılmaya yeltenen bu densize ‘YALAN!!!’ diye yakarıp tokadı patlatmak yerine, önce kendini masaya yatırcaksın. ‘Yahu’ diceksin, ‘ben, aha bunun gittiğinin ertesi gününden beri özledim diye parmak eskitmeye başladım.’ diceksin. Sonra hatırlayacaksın arkadaş. Özlerken yaptıklarını tek tek düşüneceksin. Okadarözledimki’ler, şöyleydi böyleydi diye özleme tasvirleri, giderek artan ve söyleyen-dinleyen, yazan-okuyan kimsenin anlamadığı bir soyutluk, öyle bir romantizm kolpası yani, dırdır bırbır falan fiskos, vs. Şimdi ise kudura kudura özlediğimi iddia ettiğim bu pek muhtereme naralar eşliğinde tokat atmak üzereyim la ben, diceksin. Bu muymuş arkadaş olayın? Sor bunu kendine. Çünkü özeleştiri candır. Vereceksin özeleştiriyi. Böyle mi özlüyor muşum ulan ben? diye soracaksın kendine.

Yaptın mı bunu? Sonra yine tokadı at istiyorsan.

Dur! Atma hemen. Bir de karşındakinin yüzüne bak. Tokadı atacağın yeri kesmek için değil, görmek için bak arkadaş. O, huzurlu. Yüzünde gerginlikten eser yok. Gözleri kısık, yüzü gülüyor. Çünkü seni gördüğü için sevindirik olmuş garibim. Tamam arkadaş biraz mal, zihin tembeli falan filan... ama üstüne vardırmam ben bu garibin. Bundan sonra ona el uzatan, dil çıkaran, nanik yapan beni bulur karşısında. Baksana garibimin yüzünden akan eblehliğe. Mutlu la işte, seni görmüş sevinmiş, rakım: 3000m. Kim bilir kafasında ne anılar oynaşıyor. Kıyma safıma, atma o tokadı. Aç hele kollarını, sarıl bak neler oluyor. İçin böyle gıcış gıcış kamaşmazsa şerefsizim.

Zaten baktın kamaşma falan yok, o zaman yapıştır tokadı, ses gelsin.

6/05/2010

Yemeziçmez Hasan Efendi

O değil de be sevgili blogger, ne zamandandır aklıma geliyordu da yazmak kısmet olmamıştı, medyanın osuruğunun oluşturduğu yüksek basınç merkezinden kaynaklı Kılıçdaroğlu rüzgarı sakin sakin insanları okşarken benim de aklıma eskilerden duyduğum Yemeziçmez Hasan Efendi efsanesi geldi. Sevgili blogger inanır mısın bak şimdi bunu söylerken aklıma şu da geldi akabinde: Kılıç artığı bir neslin evladı olan Kemal Efendi’nin babası, nasıl bir inkarcılıkla soyadını değiştirip kendini (Munzur’dan akan kanın kaynağı olan) kılıçı elinde tutanların saflarına katabilmiş de bir memurluk koltuğu kapmış (ya da koltuğu iyice kavramak için yapmış da olabilir), helal olsun!!! Mebusun biri :” Bu adamın soyadında darlık var” demişti. Halbuki darlık yok be Suatçığım darlık yok, bu toplumun kültüründe Zübüklük var ve hatta tebdil-i soyadında ferahlık var, inkar var, koltuk var, varoğlu var… Sen darlığı nereden çıkarıyorsun?

Neyse konuyu dağıtmayalım. Günün birinde Karér’de, Gımgım taraflarından gelen ve evliya olduğu söylenen bir zat peyda olmuş. Keramet sahibi bu zat Yemeziçmez Hasan Efendi olarak nam salmıştır. Hasan Efendi, ne yer ne de içer dolayısıyla da tuvalet ihtiyacı da hasıl olmazmış. Yaşadığı yöreyi çevreleyen her dağın zirvesinde bir ermişin mezarı olduğuna inanan Karérliler bir ahir zaman ermişini görmüş olmanın heyacanına kısa zamanda kapılmışlar. Yöre halkında büyük merak uyandıran Hasan Efendi’nin kerametine tanık olmuşlar zira; Hasan Efendi ağzına ne bir lokma yemek sürmekte ne de bir damla su içmekteymiş. Köylüler, Hasan Efendi’nin yaydığı nur evlerine yayılsın diye sıraya girmişlerdir. Kurbanlar kesilir, cem yapılır ,Hasan Efendi’nin pir döşeğinede oturduğu bu cemlerde tanrıya yakarılırmış. Hasan Efendi’nin yaydığı nur ile insanlar kendilerinden geçerlermiş.

Dünya nimetlerine nefsini körelterek sırtını dönmüş olan Hasan Efendi, ruhunu kötülüklerden arındırmış olmakla beraber; vücudunu da pisliklerden arındırma ihtiyacı ile her gün muhakkak boy abdesti alırmış. Bir gün Yemez içmez Hasan Efendi’nin misafir olduğu evin sahibi, Hasan Efendi boy abdesti alırken suyun renginden dolayı Hasan Efendi’nin banyo sırasında tuvalet ihtiyacını giderdiğinden şüphelenir. Bunu duyan birkaç köylü daha Hasan Efendi evlerini şereflendirdiğinde boy abdest aldığı sırada Hasan Efendi’yi gözetler ve Hasan Efendi’nin foyası ortaya çıkar. Yemeziçmez Hasan Efendi, yıkanırken su ihtiyacını karşıladığı gibi tuvalet ihtiyacını da karşılamakta ve pisliğini iyice ezdikten sonra su ile yollamaktaymış. Hasan Efendi’nin nasıl yediği ise tam olarak belli olmamakla beraber, cem sırasında lokmalar dağıtılırken, pir postunda oturan Yemeziçmez Hasan Efendi’nin şah lokmasını verdiği sırada el çabukluğu ile cebine birşeyler attığı ve bunu da bir fırsatını bulup kaşla göz arasında mideye indirdiği rivayet edilmiş. Kimileri ise Hasan Efendi’nin karnını tok tutan haplar ile işi idare ettiğini rivayet etmiş.

Herkesin aklına Gandhi gelirken benim aklıma neden Yemeziçmez Hasan Efendi geldi ki, hayret bir gariplik var öyle değil mi hafız? Hem bak Erdal İnönü de iyidi ama çevresi kötüydü, Erdal İnönü’nün dürüstlüğünden şüphe duyacak kimse yoktur ama İski skandallarını falan da unutmamak lazım. İki şekilde tutarlı olunur ya dürüstlükle ya da kusursuz şekilde yalan söyleyerek. Önce aday değilim deyip sonra bir anda başkan olanları, mecliste Onur Öymen’e şakşakçılık yapıp sonra Dersim’de Öymen gerekeni yapmalı deyip sonra tekrar Ankara’ya döndüğünde lafı kıvırtan tutarsızları da başımıza dürüstlük abidesi diye dikip Gandhi yaptınız ya helal olsun!

Peşin olarak şunu da eklemek lazım: durun lan vurmayın!!! Recep Bey'i ben de sevmiyorum.

6/03/2010

Şaşkın

O değil de, şu yaşımıza geldik, o kadar şey okuduk, bir sürü şey gördük ama hala daha şaşırdığımız şeyler olup bitiyor dünyada. Ne biçim dünyaya doğmuşuz lan. Şaşkın ördek yavruları gibiyiz her daim.

Uzaylıların hayatları kimbilir ne rahattır şimdi. Özendim valla billa.

6/01/2010

demli

Karamuk çay ocağı candı.
hey gidi kentli orta,
senin tarzın uğruna
ne ocaklar söndü.
ve defterler kapandı...

5/26/2010

Nası

Vay arkadaş. Şaşmadan edemiyorum bazen.
Didimdeki Apollo Tapınağı’nın sur duvarını yıkmışlar. Ne için? Tükkan açıcaz diye. Bu ne saçma iştir arkadaş. Hayır şimdi biz de tükkan açıcaz mesela. Ama naapıyoruz, kiralık emlak bakıyoruz, parayı nerden bulcaz diye düşünüyoruz, tükkanın konsepti ne olsun diye düşünüyoruz (aslında “ne tükkanı olsun la bu?” diye soruyoruz birbirimize. Konsept dediğime bakmayın siz.) falandır gibidir vs.. Hacı Mimi Külhani Camii’nin minberine darbeli matkapla dalıyo muyuz? Ya da ne bileyim, Galata Kulesi’ne kat çıkıyo muyuz en kaçağından? Yok tabi ki. (ha bizde hiç aksiyon yok o ayrı, biz sade konuşuyoruz, hayal ediyoruz, paraya para demiyoruz, sonra mutlu mutlu uyuyoruz. Hem de osura osura). Yapılmaz böyle şeyler. Öküz müsün arkadaş? Apollo lan. Tarnı olum bu. Adam gelmiş kaç bin yıl önce, tapındığı, sevdiği, korkup üç buçuk attığı, saygıda kusur etmediği, varlığını armağan ettiği tanrısına tapınak yapmış. Kim bilir ne tapınmıştır orada. Sen git dozerle duvara gir. Ondan sonra varlığımızı bi yerlere armağan ederiz, oldu canım. Ne anladım ben bu işten. Sen oraya balyozla dal gözlemeci aç (gözleme açan teyze de koy önüne), sen arkadaş git dolmaçeye denize bakan tarafa disco yap, varalım gidelim efesteki kütüphaneyi pay edip hisar üstünde öğrencilere satalım parça parça. Var mı lan öyle?
Noluyo la?

10/08/2009

sulu no kuru yes

'Sorma be birader mezhebimizi
biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
çağırma meclis-i riyaya bizi
biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.'

Neydi bu okurcum, Kim demiş bu lakırdıları? Çıkaramadım bir türlü. Ne güzel demiş allahsız. Di mi?

5/19/2009

Boş

Burayı böyle başıboş, böyle terkedilmiş görmek var ya, işte asıl mutsuzluk budur.
-Değil mi Alexander?
-Evet Cevat Abi!

2/20/2009

sonsuzluk ve bir hafta

"gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan..."

o değil de hafız,
-bir hafta ne kadar sürer alexander?

benden önce bu soruya Theo Angelopulos cevap vermeye çalışmış, tabii bir farkla onun meselesi bir gün ile sınırlı.

-yarın ne kadar sürer alexander?
-sonsuzluk ve bir gün kadar...

bir hafta, sonsuzluk ve bir hafta kadar sürdü. siyaha çalan bir çift göz beni alıp sonsuzluğa sürükledi.

velakin;

"atlilar atlilar kizil atlilar
atlari rüzgar kanatlilar
atlari rüzgar kanat
atlari rüzgar
atlari
at
rüzgar kanatli atlilar gibi gecti hayat
akarsuyun sesi dindi
gölgeler gölgelendi
renkler silindi..."

bir hafta hem sonsuzluk kadar uzun sürdü, hem de rüzgar kanatlı atlılar gibi geçip gitti. Diğer tüm renkler silindi, şimdi sadece siyahı hatırlıyor hafızam, sadece siyaha çalan gözleri...

o değil de hafız,

"gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
çok sevdiğim başına yemin ediyorum
ben koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki... "

2/12/2009

Kayıp Eşşek ve Bu Kavram Üzerinden Tanrı Olgusu

O değil de, Allah hakkaten sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra bulduruyor galiba sevgili blogger. Misal şimdi Dânâ kişi insanının anlattığı mutluluk tanımlarına bak. O Dânâ ki sivildeyken (ya da sivilceyken) hergün doyumsuz telefon konuşması yapacak kapasiteye sahipti. Türksel'in ona bahşettiği yüzlerce dakika bedava konuşması vardı. Fakat heyhat, 200 dakika da konuşsa mutlu olamıyordu. Ama şimdi bir ankesörlü telefondan 5 dakikalık "merhaba, merhaba, naber, naber" diyaloğu onu sevindiriyor. Dediğim gibi, allah sevdiği kulunun eşeğini önce kaybettirip sonra bulduruyor işte.

Tabi bu olay Allah'ın varlığını kanıtlar. Neden? Çünkü.

Pek sevgili matematikçi filozof teolog Renée DesCartes (Kartgillerin Röne) der ki, kafamızda ideal bir tanrı fikri vardır, bu ideal tanrı fikrinin kafamıza yerleşmiş olması ancak ideal tanrının o bilgiyi bizim kafamıza yerleştirmiş olmasıyla mümkündür. Bu nedenle ideal tanrı vardır. İşte bu mantık silsilesi içinde düşündüğümüzde şuraya varmak mümkün:

* Dâna kişi insanı vardır
* Dânâ kişi insanı gibi olası her tanrının sevebileceği bir kulun varlığı ancak böyle bir kulu yaratacak en azından bir tane tanrının varlığıyla mümkündür.
* O zaman en azından bir tane Tanrı vardır.

İkinci önermenin doğruluğunu, yani Dânâ kişi insanının Allah'ın sevdiği kulu olduğu önermesinin geçerliliğini, Dânâ kişisinin eşeğini önce kaybedip, sonra bulup mutlu olmasından kanıtlayabiliriz.

Ordan öyle bakıp Allah Allah diyen pek sevgili bloggerların olduklarını tahmin edebiliyorum şu anda. O sevgili bloggerların "Allah Allah" şeklinde sayıklamaları bile bence Allah'ın varlığının bir kanıtıdır blogger. 
Şehadet ederim ki en azından bir tane Allah vardır ve Dânâ en azından bir tanesinin sevdiği kullarından biridir. Ve Dânâ'nın arada sırada kaybolan en azından bir tane eşeği vardır.

Yine şehadet ederim ki Yutun bir filozof olarak bu konuda benden daha çok şey söyleyecek kapasiteye sahiptir.

Allah bütün bloggerlara eşşeklerini önce kaybettirip sonra buldursun işallah sübhaneke dinimiz amin.

2/08/2009

aslında mutluyum

Tek basina bir odada derin bir hayat yasadigini sanmak midir mutluluk?
"orhan pamuk-nobel 2006 toreni"'

Romalılar, yurttaşlarım, aleksi, cemil, yutun ve değerli bloger;

o değil de hafızlar, aslında gayet mutluyum.

lan şu hayat ne garip, ya da ben ne kadar ters bir adamım . 25 yıl 11 ay özgür yaşadım da,

" keklik gibi kanadımı süzmedim,
murat alıp
doya doya gezmedim" de

tel örgülerle çevrili geçen 57 günde daha önce hiç olmadığım kadar mutlu oldum.

kütahya'nın lanet ayazında, soğukta yarım saat kuyrukta bekleyip de telefonda konuşulan bir kaç dakika insanı bu kadar mutlu edebilir mi ?

bulunan bir saniyelik fırsatta bile mektup yazmak olabilir mi peki mutluluk?

ya da aps ile 2 günde gelmesi gereken mektubu 10 gün beklemek insanı bu kadar heyecanlandırabilr mi? yazılanları okurken alınan zevk var ki bir de...


70 kişilik koca bir ahırda horlamalarını aşıp, ayak ve osuruk kokularının arasından sıyrılıp gelen bir sms'i okumak mıdır mutluluk?

bir tebessümden alınan benzersiz haz mıdır yoksa?

evet sorarım sana Orhan Pamuk nedir mutluluk? ( orhan pamuk akıllı olsun!!!)

ya sen Abidin, bana mutluluğun resmini çizebilr misin?

Romalılar, yurttaşlarım, aleksi, cemil ve yutun, ve sevgili bloger;

maalesef döndüğümde size " bizim bir başçavuş vardı çok baba adamdı..." diye başlayan hatıralar anlatamayacam. ama olsun,

" hafız o değil de, aslında mutluyum ve sizi bunu söylemekten de men etmiyorum" ( a tribute to saşlı)

1/29/2009

Nitelik vs Nicelik

O değil de, bu nicelik ve nitelik konuları insanın kafasını çok fazla karıştırmıyor mu sizce de? Mesela benimkini karıştırıyor. Frankofon bir insan olmamdan kelli, bu lafın fransızcasını lisedeyken çok duydum. Frenk dilinde qualité ve quantité olarak ifade edilen bu nitelik ve nicelik kavramları en çok sınavda 2 sayfa yazı yazıp da on üzerinden 7 alınca karşımıza çıkardı. "Mais monsieur, j'ai ecrit deux pages, j'ai eu 7, cependant Bilmemkim a ecrit une page et il a eu 9. C'est injuste!" (Ama mösyö, ben iki sayfa yazdım 7 aldım, Bilmemkim1 sayfa yazdı 9 aldı. Bu adil değil!) şeklinde yarım saat düşünerek, sözlük karıştırarak ve çok afedersin kıçımızı yırtarak kurduğumuz cümlelere fransız hoca "C'est pas la quantité, c'est la qualité qui est importante" diyerek işin içinden çıkardı. Yani şair burada diyor ki, nicelik değil hafız, nitelik önemli. Sen de on üzerinden yedi aldığınla kalırsın böyle. İşte bu nicelik ve nitelik benim hayatıma ilk olarak bu saçma olaylar silsilesi ile girdi. Daha sonra da sayısız defa bu kavramı kendi lehime kullandım işte. Mesela az sevgilim oldu, "hafız nicelik değil, nitelik önemli, benim sevgililerim hep en muhteşem insanlardı" dedim. Az param vardı hep "abicim önemli olan nitelik, niceliği boşver, ben böyle de mutluyum, azıcık aşım, kaygısız başım" dedim. Az arkadaşım oldu, "önemli olan arkadaşlarının çokluğu değil, nasıl insanlar olduğu" dedim. Çok az seviştim, (epsilon kadar) "önemli olan nicelik değil, nitelik" dedim. Bazı sınavlardan az not aldım, "önemli olan ne kadar not aldığın değil, ne kadar bildiğin" dedim. Pipim küçüktü, "hafız, boyu değil işlevi önemli" dedim. Ama hafız, aslında sence de hep kendimi kandırmamış mıyım? Kandırmışım. Çünkü neden? Kandırmamışsam bu halimle mutlu olmam gerekirdi. Ama aslında mutlu değilim de o yüzden.
O zaman hafız, mesela bu blogun az okuyucusu var, ama önemli olan nicelik değil nitelik, bu okurların hepsi okumuş, kültürlü ve iyi sevişen insanlar. Ama aslında hiç kimse mutlu değil. Yalansa yalan de. 

1/26/2009

Değerini Siz Biçin!

O değil de ben bugün siyah kaplı küçük defterimi kaybettiğimi farkettim. Çok mutsuzum ulen. Aylardır gelmeyen çarpıntı geldi oturdu yine. Sabahtan beri kendimi suçlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. Sarhoş olduğumda en yakınım olan şeyi sarhoşken kaybettim. Düşünsenize ne kadar acınacak haldeyim. Bir daha sarhoş olmamaya yemin edebilirim. ‘Machine’ diye bi yerde oldu biliyorum. İşte oldu, makinalar yuttu akıl defterimi; ben ne kadar daha dayanabilirim kim bilir? Gittim bakmaya bugün, ama kapı duvar. Unutulmaması gerekenleri yazıyordum ama makine’nin çarkları ezip öğüttüler, arasında incecik kısacık kurşun kalemim, üzerine yazmaya kıyamayıp da başka kağıtlara yazdığım notlar… sarımtrak yapraklarda yazılı olanlardan aklımda kalan: “seninki değil, benimki değil, kiminki olduğunu kim bilir?”; kaderini yazmışım meğer…yenisin açtım demin. İlk sayfasında
In case of loss, please return to …………………………
As a reward: $......................................................
Buyrun, değerini siz biçin.

1/14/2009

Hayvanlık Durumu

O değil de dün sabah bir köpek gördüm. Kızgındı. Gözlerinden anladım. Vallaha. Öyle havlayıp sağa sola koşturduğu yoktu. Sadece gözlerinden belliydi kızgın olduğu. Ben iyi anlaşırım köpeklerle. Tanırlar beni, selamlarını eksik etmezler gördükleri yerde. Domuzlar öyle değil oysa. Varsa yoksa yesin içsin domuz. Yoksa o da güzel hayvan, tatlı hayvan. Sevilir yani. Hatta beslenir ki bir domuz. Ama işte saygısız. Hayvana saygısı yok. Ulan ikimiz de hayvanız di mi? Bir selam versen çok mu? Yok işte hayvanlığa basmaz domuzun kafası, anca tıkınır durur. Neyse efendim konuyu dağıtmayalım. Gördüğüm köpek fena kızmştı birşeye, anladım. Yanaştım yanına dedim “hav!!”. Bir şey demedi. Ters ters baktı yüzüme önce, sonra bir “la havle” çekip kafasını öte yana çevirdi. Hemen çözdüm durumu ben. Ama şimdi hayvanın özeline girmek olur, dalmayalım paldır küldür. “hav” dedim tekrar ve oradan uzaklaştım. Ya, işte böyle okurcum. Ne diyosun bu işe?

1/11/2009

İki Süper Film Birden

O değil de, bu blog hakikatten toplumun aynası be sevgili okur. Şaka lan şaka, değil. Toplumun asıl aynası iki süper filmi en kıyak bir şekilde tek bilet fiyatına izleten ve ayakta kalma mücadelesinde yalnız bırakmamamız gereken cinsel içerikli film gösteren sinema salonlarıdır bence. Bak sonunda bence dedim. Şimdi sen gelip de “yok lan toplumun asıl aynası belediye otobüsleridir” dersen ben de sana “ayna ayna, çelik ayna” derim.
Sanırım burayı okuyan sevgili okurlarımız hemen benim istiklal caddesi üzerindeki Rüya Sineması’ndan bahsedeceğimi düşünmekteler. Ama hayır hafız, hayır. Mesele o kadar yüzeysel, herkesin görebileceği kadar açık ve net değil. Bir kere mesele tamamen benimle ilgili. Yani böyle iki satır yazı okuyup da “Hee, evet, şimdi de Rüya Sineması’ndan bahsedecek, ben bildim, yüz puan” denilecek bir durum yok ortada. (Sevgili okur, seni rencide etmek istemezdim ama işte huyum kurusun, elimde değil). Haa, şimdiden söyleyeyim, uzun bir hikaye bu sevgili okur.
*
Mesele şu sevgili okur. Ben hayatımda hiç iki süper film birden gösteren sinemalara gitmedim. Ama önlerinden çok geçtim. Bu sinemalarla ilk tanışmam ortaokul yıllarına denk geliyor. Orta ikide, bir ramazan bayramında, mahalledeki yaşça daha büyük delikanlılarla bu tür bir sinemaya gitmiş bir arkadaşım sinemada gördüğü filmi ballandıra ballandıra bitirememişti. O zamanlar cinsel bilgisi epsilon kadar olan genç insanlar olarak biz diğer erkekler de ağzımız açık dinliyorduk arkadaşın saniyesi saniyesine anlattığı pozisyonları. Fakat bendeki sorun daha o zamandan belliydi galiba. Herkes adamın kadınla münasebeti üzerine sorular sorarken ben “olm nasıl sinema lan orası?” “seni nasıl aldılar içeri?” “yasak değil mi?” “sinemadakiler birbirlerini görmüyorlar mı?” “biri seni görünce utanmıyor musun?” tarzında, daha sosyal psikoloji içeren sorular soruyordum. Oynatılan filmden çok, sinema salonunda insanların nasıl bir psikolojiyle içeri girdiklerini sorguluyordum. Ya da “ben gidersem orda nasıl davranmalıyım?” sorusunu açıklığa kavuşturmaya çalışıyordum. Önyargılarım vardı ve toplumun önyargıları benimkilerden bile fazlaydı. “İçeri girerken ya biri görürse”, “dışarı çıkarken ya biri görürse”, “içerde beni gören biri dışarıda bir daha görürse” gibi olasılık soruları soruyordum kendime.
Sonra başka arkadaşlarım da gittiler o sinemaya. Hepsi geldiğinde filmin konusunu anlatıyordu. (Sanki çok önemli bir konusu varmış gibi, peh. Sonu belli bi kere, adam boşalıyor.) Arada yeni filmler geliyor, daha önce gitmiş olanlar bir daha gidiyorlar ve gelip yeni filmi anlatıyorlardı. Ben ise hala nasıl olur da insanlar bu kadar rahat bir biçimde, ellerini kollarını sallayarak, koltuklarına kurularak, bir sinema salonu dolusu insanla porno film izleyebilir, onu tartışıyordum kendi kendime. Ve asıl garip olan, daha sinema salonunun önünden bile geçmemiş olmamdı. Yeri bile efsaneydi benim için. Sinema Zeytinburnu’nun Depo tabir edilen (gerçi her ilçede depo adında bir semt var galiba) semtinde, Bakırköy minibüslerinin geçtiği yolun bilmem neresinde idi.
Orta üçteyken bir gün ne olduysa oldu ve Bakırköy’den dönerken minibüs bir kazadan dolayı olsa gerek yolunu değiştirdi ve ara sokaklardan geçerken işte tam bu sinemanın önünden geçti. İşte o anda gördüm onu ilk kez. Afişlerinde yarı çıplak, deri kıyafetler giymiş kadın resimleri vardı. Böyleyken böyle işte.
*
Sonra işte liseye başladım falan. Fransız lisesi tabi. İki sene hazırlık okuyup Fransızca öğreneceğim, bilmem ne. Daha hazırlık senelerinden ilkini okurken ve daha çok arkadaş edinmemişken istiklal caddesinde tek başıma turladığımı hatırlarım. Bir başa, bir sona, sonra otobüse binip eve. 
*
İşte o zamanlar, ki daha okula başlayalı 2 ay falan olmuş, artık nasıl bir göt kalkıklığıyla düşünüyorsam, kendimi bir bok sanıyorum. Girdiğim liseden ötürü, büyüyünce dünyanın en entel insanı olmalıymışım gibi düşünüyorum. E entelliğin en önemli basamaklarından biri de sinefil olmak. Sinemaya gitmeliyim bol bol.  Bir gün baktım, ağa cami civarlarında, resimsiz bir afiş.
Sinema Dilbazlar
Salon 1 – İki yerli Film – 2 Milyon
Salon 2 – İki yabancı Film – 3 Milyon
Ağa Cami Karşısında.
(Fiyatları salladım)
*
O zamanlar normal sinemalardaki filmler 5 milyon, 6 milyon, üstelik tek film gösteriyorlar. Burada gidip sinema izlemek çok mantıklı geldi. (Sinema izlemek de nasıl bir kavramdır, peh). İşte bu afişten yola çıkarak, Ağa Cami çevresinde sinemayı aramaya koyuldum. Ama "Ağa Cami karşısında" tanımı çok yetersiz tabi. Önce İstiklal caddesinde, caminin tam karşısındaki binaya baktım. Sinema falan değil. (E o zaman sinemalar hep cadde üstünde). Sonra, ağa caminin bir dikdörtgen arsa üzerinde inşa edildiğini düşünerek ve dikdörtgenin de 4 adet yüzünün olduğunu düşünerek, bundan ötürü de 4 adet “karşısında” kavramını karşılayacak sinema olduğu kanaatine vardım ve istiklal caddesinin alt tarafında dolaştım. Ağa Cami'nin dört tarafı yok tabi. Üç tarafı var. Üç tarafında da sinema aradım. Böyle böyle yarım saat falan arayıp bulamadım sinemayı. Allahtan kimseye sormadım. Soramadım zaten. 
Sonra nerden estiyse bir de caddenin üst kısmına bakmaya karar verdim. Hazır geziyorum, gezeyim de öğreneyim buraları mantığıyla. Sonra üst paralel sokakta taraftarı olduğum spor kulübünün merkezini gördüm. O hayranlıkla ve yeni bir şeyler keşfetmiş olmanın öforisi ile yürürken birden gördüm onu: “Sinema Dilbazlar”
Aman allahım, işte ordaydı, evet. Ama, o da ne? Porno. Seks. Üstelik ben o pornolara dik dik bakıyorum. Herkes beni bakarken görüyor. Yer yarılsa, içine girsem aq. Öyle de utandım yani.

Neyse işte, sonra ordan kaçıp eve gittim. Daha sonraki senelerde ise bolca önünden geçtim o sinemanın. Ama her geçişimde o ilk günü hatırlarım sevgili okur. Hep böyle bir tedirgin olurum. Birilerinin çıkıp "Aha, işte yıllar önce sinemanın önüne gelip bön bön afişlere bakan ergen çocuğu bu, tanıdım seni!" demesinden korkarım. Ödüm patlar. Adrenalin pompalarım çalışır da çalışır.
*
Dediğim gibi, seksli film gösteren sinema salonları toplumun aynasıdır sevgili okur. Valla billa.

1/01/2009

NONOŞ ELEKTRONİK

O değil de, geçen sefer vaad ettiğim “gelecek programları” gerçekleştiremeyeceğim çünkü aklıma başka bir şey geldi. Bunun için açıklama yapmama gerek yok sanırım, ne alâ.
Bende homofobinin neden gelişmemiş olduğunu anlatacağım. Buraya yazmaya başladığımızdan beri türlü entellikler yaptık, varoluşsal bulanıklığımızla canınızı sıktık, ey okur oradaysan eğer, seni kurtarmaya geldim haberin olsun. Olum sonuçta öyle ya da böyle üniversite okumaya İstanbul’a gelmiş (birimiz hariç: O liseyi de köklü bir İstanbul Lisesinde okumuş o sebeple entelliği daha bir zahir) anadolu kaplanlarıyız. Ulen bu arayıp beklediğimiz, bir tanesinin yeter olduğunu sayıkladığımız kaplanlar aramızda olmasın.
Anadolu kaplanlığı da diksilemanlık kadar hassas (buradan vatani yuvasızlığını yapmakta olan, bundan böyle içinde bulunduğum dejenerasyon sebebiyle ‘dixie’ diye sesleneceğim diksileman’ı hasretle kucaklayıp, Luxus’tan Yuvasız Kuş Parçasını ona hediye etmek istiyorum, iyi yayınlar!) ve derin bir konudur. Anadolu’da özgürlükçü düşünce, bluğ çağı, blues çağı bir başka yaşanır gardaş.
“kendim için soruyosam namerdim ama gey misin?” ya da “kusura bakmayın ama gey misiniz?” sorusu getirdi tüm bunları aklıma. “senden gey elektriği alıyoruz” da dedilerdi. Düşündüm, anadoluda olsa biri çıkar yeter ana, dolu, doldurma daha derdi heralde. Bu soruyu da “ Be hey gardaş hoş musan?/dolu musan boş musan?/ ayakların yan basir/ yoksam sen nonoş musan? “ şeklinde sorabilirlerdi sanırım. Mealen hey genco, n’aber?/ Manitan var mı? /Yoksa gey misin şeklinde, sanal alemde “asl”ye “adsl”ye karşılık gelecek şekilde düşünülebilir.
Önce şu elektrik mevzuuna bir açıklık getirelim. Efendim, elektrik elektronik mühendisliği alanında almış olduğum 5 senelik lisans eğitimim boyunca gey elektriği veya benzer başka bir elektrik çeşidine rastlamadım. Bu konularda yürütülen bir araştırmayla filan da karşılaşmadım. Ama çocukluğumda bir Nonoş Elektronik Amca vardı. İçlerinden birinin adı Amerikan Pazarı olan, ithal mallar ve özellikle elektronik eşya satan, iki dükkandan birini işletiyordu. O dükkanın adını hatırlamıyorum, kimse de hatırlamaz çünkü herkes Nonoş Elektronik diye bilirdi. Sebebi de aşikar sanırım, bu beyefendi efemine tavırlar sergileyen nev-i şahsına münasır bir zat idi. Yanlış hatırlamıyorsam evli ve çocuklu idi de ama adı öyle kaldı. Bu hali tavrı kimsece yadırganmazdı ama herkesi eğlendirirdi.
Bu lakabı ona Ali Amca takmıştı sanırım. Ali Amca’nın eczanesi tam da nonoş elektroniğin karşısındaydı. Ali amca da başka bir nev-i şahsına münasır zattır. 12 senelik eczacılık öğrenimi sırasında bir dönem herkesçe bilinen bıyıklı modacıyla ev paylaşmışlığı bile vardır. Alim diye seslendiğini anlatırdı hep. O kadar sahiplenici yani. Ali Amca’nın mevzuya hakimiyeti bariz oluyor böylece ki o lakabı da takmak ona düşer herhalde.
Ama asıl mevzu benim Bülent Ersoy’la tanışmamdadır. Pek az müzik dinleyen babamın kasetleri arasında bulduğum Bülent Ersoy kasetini teybe taktığımda karıştı kafam. Ya 4 ya 5 yaşındaydım ki karışıklık yine babam tarafında kısa sürede giderildi. O yaşlarda bir çocuk olarak henüz kahve içememe müsaade edilmez süt içmek konusunda da zorlandığım için çocuk ruhunun asiliğini yaşatmak adına süt içmeyi reddederken küçük bir zafer sayılabilecek sütlü kahve ya da daha doğru tanımlamak gerekirse kahveli süt benim içeceğim olmuştu. E, baba kaseti takıyorum erkek sesi çıkıyor,kapağa bakıyorum bir kadın bana bakıyor, bu nasıl oluyor deyince? Babam, o aslıda sütlü kahve dedi. Ben de bir gün bu insan, oğlu olursa askere göndermeyeceğini söyleyecek, görürsün dedim.

12/30/2008

Amme Hizmeti

O diil de bugün kaç kişiyi güldürdün sevgili okur? İyilik dediğin bence budur. de hele, kaç kişiyi güldürdün bugün?

12/09/2008

Kış Uykusu

o değil de hafız, Diksileman kış uykusuna yatar mı?
duyar gibi oluyorum: " lan yine mi hayvanlar alemi?"
dur ve dinle ey blogger!

tebdil- i mekanda ferahlık arayışlarımın sonucu olarak önümüzdeki 5,5 ay içerisinde düşünsel faaliyetlerimin yoğunluğu bazal seviyede seyredeceğinden, yani bir nevi göçüp, kış uykusuna yatacağımdan dolayı, şu kış uykusu meselesini biraz irdelemek istedim sadece. tamam yaw tamam, söz veriyorum bir daha yazmaya fırsat olursa bahsetmeyecem hayvanlardan. hatta bak sonraki programı yazıyorum ahanda şuraya: "Lamekan elinden: İran ve Danimarka sinemaları ışığında bir kişilik analizi"

aslında şu meseleyi sadece kış uykusuna indirgememek lazım, sonuçta bir de mevsimlik göç diye bir alternatif daha var. Göç ya da kış uykusu olsun her iki durum da hayvanların sorunlarına buldukları birer çözüm olduğuna göre, kış uykusuna yatmaya ya da göçmeye karar veren hayvanların bu kararlarının oluşmasına neden olan fizyolojik ya da psikolojik etmenleri incelemekte fayda görüyorum.

Sonbaharın gelmesi ile bitkilerin yaşamsal etkinliklerini yavaşlatması hayvanların beslenebilmek için gerekli yiyecekleri bulamamalarına yol açar. Yahut, ekonomik krizin yaklaşması ile şirketlerin yaşamsal etkinliklerinin yavaşlaması; çalışanların, iş hayatlarını sağlıklı bir şekilde devam ettirebilmeleri için gerekli şartları bulamamalarına yol açar. Güven ortamının kaybolması nedeni ile zaten genlerini aktarmak, sürü içerisindeki konumunu muhafaza etmek, avcılardan saklanmak gibi binbir derdi olan canlı bir de yiyecek sıkıntısına düşer.

efendiiimm, şimdi tam bu noktada mevcut sorunları ile başetmek için hayvanların buldukları çözümlere göre bu canlıları sınıflandırmak istiyorum.

1. yıkılmadım ayaktayım dertlerimle başbaşayım şarkısını şiar edinmiş, ne özgürlüklerinden ne de yerinden yurdundan vazgeçebilen, götlerinin donması köpeklerin maskarası olma pahasına mevcut sorunlardan kaçmayıp bu sorunların üzerine üzerine giden kurt, fare, tilki, tavşan gibi hayvanlar. yahut, mevcut işyerinde mevcut şartlarda çalışmaya devam eden çalışan.
 
2. esareti kabullenip, özgürlüğünü ve asaletini feda edip kışı sıcakta, ahır ya da ev ortamında soba kenarında geçiren, böylece sorunların çözümünü süt, yumurta, et ya da yalakalık karşılığında insanlara devreden inek, koyun, tavuk, kedi v.b. hayvanlar. yahut, baba parasına güvenen, soğuk kışı sıcak ev ortamında geçirenler.

3. sorunları ile yüzleşip, bunlara çözüm bulmaktansa; sorunlarından kaçan, başını alıp diyar diyar gezen göçmen kuşlar. yahut, askerlik de bir çözüm deyip, kendini devletin şefkatli kollarına bırakanlar.

4. "uyku ki her derdin devasıdır taa ki uyanıncaya dek" felsefesi ile hareket edip sorunlarının üstüne yatıp kışı mis gibi uykuda geçiren ayı, yılan v.b. canlılar. yahut, yine bir önceki maddede belirtilen, soğuk kışı devletin sıcak kucağında geçirmeyi tercih edenler.

şimdi soruya geri dönelim: peki hafız Diksileman kış uykusuna yatar mı?
 
sevgili hafız, Diksileman tabiiyatı gereği kış uykusuna yatmamakta, ancak mevcut sorunlara çözüm bulmaktansa sorunlardan bir süreliğine kaçmayı yeğlemektedir. bu göç süresi boyunca zihinsel faaliyetlerinin ise bazal seviyede olduğu tespit edilmiştir. bu durumda kendisini yukarda bahsettiğimiz gruplardan 3. ve 4. grupların kesişim kümesine dahil edebiliriz.

sevgili okur,
allah inandırsın seni, ben bunları yazar iken kış mevsimini tayyareci olarak geçireceğimi öğrenmiş bulundum. lan vallahi kuş muş dedik göç dedik, şansa bak ki tayyareci yaptılar beni. oha lan abdala malum mu oldu ne lan?

demek ki bizim ki kış uykusundan ziyade mevsimlik göç olacak, zaten beyinsel faaliyetler de minumum seviyede olacak diyorduk, ama başımıza başka işler de çıkardık giderayak. işin yoksa kafa yor,
 
yok lan yok diksileman sadece göçüyormuş demek ki.

son olarak, hem neşeli günler filmindeki vecihi, hem de vecihi karekterine ilham kaynağı olan vecihi hürkuş, idolümsünüz şerefsizim.

12/08/2008

Sonbaharda Eceliyle Ölenler

O değil de ölmek ne garip değil mi gençler. Bir anda artık yoksun. Not to be. Kulağa çok saçma geliyor değil mi? Bir gün varsın mesela, uyanıyorsun, yemek falan yiyorsun, gülüp ağlıyorsun, vapura biniyorsun mesela, çay içip tost yiyorsun falan. Ne bileyim işte hayatın bir parçasısın, varsın. Ama sonra, bir gün bir anda yoksun. Dört kollunun içindeki bir et yığınısın sadece. Saçma gelmedi mi? Şöyle devam edelim o zaman, tablonun saçmalığını görmek için. Anneannemin öldüğü güne gidelim. Sonbahar. Eceliyle ölenlerin mevsimi galiba sonbahar. Yani hep öylesi denk geldi bana. Ecel denen bok sonbaharda geliyor İstanbul’a.
(Aslında her mevsim birbirinden farklı tabi ama İstanbul’da sonbaharın ayrı bir garipliği var sanki. Diğer mevsimlerden apayrı bir yerde gibi o. Mesela diğer mevsimlerde olmayan bir depresiflik hasıl oluyor insan evladının üzerine İstanbul sonbaharlarında. Kafa karıştırıcı bir iklimsel ruh hali hakim oluyor üç ay boyunca. Güneş bir sabah kayboluyor ve bir hafta görünmüyor mesela. Bir hafta kirli bir grinin nefes darlığıyla boğuşup yavaştan alışmışken bir gün paltoyu koltuk altına sokturan bir güneş çıkageliyor, tam sakinleşmişken yine ne yapacağını şaşırıyorsun. Bottan rahat bir ayakkabıya dönüyorsun. Ertesi gün palto yerine bir hırka ya da ince bir montla çıkıyorsun dışarı. İki gün sonra sinirin bozuk bir halde o rahat ayakkabılarını kuruması için kaloriferin önüne koyarken buluyorsun kendini, çünkü bir anda gelişiyle, o palto çıkarttıran heybetiyle inandığın, bel bağladığın güneş daha ikinci günün akşamı yerini destursuz bir yağmura bırakıp kaçıyor bir anda ve seni sırılsıklam yalnız(‘sırılsıklam aşık’ gibi düşünün lütfen.) bırakıyor.)
Neyse uzatmayalım. Anneannem iki yıl önce öldü. Sonbahardı yine. Öldü. Cenaze bütün sülaleyi birleştirdi. Anne tarafı ve onların eşleri (benim için enişte, yenge olan zatlar yani) toplandı. Ağlama, ziyaret, defin, helva falan derken mevzu bitti. Bir de kırkında bir tantana, bir ritüel, atraksiyonlar falan... 83 yıl bir anda “format anneanne..” Finito. Ne kaldı geriye kum gibi insan yığınının içinde bir kum kadar ehemmiyeti olan anneannemden? Üç kız, üç erkek çocuk. Hepsi orta yaşı çoktan geçmiş, hepsi psikolojik sorunlarla malul. Başka. Hiç. Sıfır. Garip tahta bir kutunun içinde toprağın altına manasız bir yolculuk. Bir süre sonra mide, bağırsaklar falan patlıyor. Dünyaya bırakılan son ses dalgası (ki temel taşlarıdır hayatın ses dalgaları) da toprağın yalıtıcılığı ile sönümlendikten sonra çürüme ve toprağa karışaraktan yok/tüm olma başlıyor. İşte bütün bunlar garip dostlar. Fena garip. Allah allah. Yani ölmek tek başına garip değil de hayatla birlikte olan bir şey olduğundan garip. Biri mantıklı ise diğeri saçma. Ya yaşanan 83 yıl, ya da bir anda varolma durumunu terk etmek, ikisinden biri anlamsız.
İşte böyle okur. Sonbahar biterken, kendi sonbaharımın temasını sizinle paylaşayım dedim. Ben bu sonbahar çok defa ölümü düşündüm, düşündürttüler. Kim mi? Doktorlar mesela, gribim sanan Serhan’ı öldüren doktorlar, daha annesinin koca göbüşünden çıkamadan nurtopu gibi bir bebeği boğarak öldüren doktorlar, baba yutunu kulak ameliyatına alıp iki kulağını da sağır eden doktorlar. Aman bre deryalar mesela. Tarlabaşı’nın kendi küçük karizması büyük, yakışıklı delikanlısı Ferhat’ın annesinin ölmüyle dünyaya çarpması ve dünyanın umru olmaması mesela. İntiharlar, geriye kalan mektuplar. Kabuslar özellikle. Bitmeyen uyanılamayan, ve teması (ki hiçtir) dışında hiçbir ayrıntısı hatırlanamayan destan niceliğindeki kabuslar.
Metinden çıkarılabilecek tek soru: ölüm buysa gerçek nedir a dostlar? Bunun cevabını verin bana. Verin ki benkeriz dünyaya bırakacak bir iz bulabileyim. Yoksa ben de gidiciyim sanki. Ya da çoktan gitmişim, ne ki ben de hepiniz gibi hiçim. Hiç, yoktan iyi midir acaba gerçekten?

11/20/2008

Bürem'e git!!!

O degil de, 
bir varmış bir yokmuş,
evvel zaman içinde,
kalbur saman içinde,
develer tellal iken,
pireler berber iken,
ben anamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken,
bir dev bir de cüce varmış. Sonra bu devle cüce bir gün yolda karşılaşmışlar, dev cüceyi yemiş. Kimse de dememiş ona, "hafız manyak mısın, neden yaptın bunu?" diye.

Tabi masal bu ya, olur böyle şeyler. Hem zaten büyük balık da küçük balığı yutmaz mı a dostlar.
Asıl anlatacağım hikaye tabi ki bu değil. Yeniden başlamak gerekirse:

Bir varmış iki yokmuş,
annemin sütü çokmuş,
can kanda kan canda,
babamın saçı yokmuş.
Bir A kişisi ile bir B kişisi varmış. A kişisi bir üçüncü dünya ülkesinde, B kişisi ise amerikada yaşıyormuş. Bir gün B kişisinin canı sıkılmış, gitmiş parasının dörtte biriyle defter, dokuzda biriyle muz, on yedide biriyle prezervatif, sekizde üçüyle bisküvi, yarısıyla da laptop bilgisayar almış. Macintosh hem de.  Doğal olarak bu B kişisi parasının tamamını harcamış bir de gitmiş parasının yaklaşık yüzde otuzu kadar bir miktarı bankadan borç almış. Sonra bir de utanmadan gitmiş, bankadan biraz daha kredi çekip kendine mortgage ile (Türkçesi tutsat) bir Amerikan tipi, bahçeli, verandalı, garajlı, her sabah kapısına gasteci çocuğun gaste attığı bir ev satın almış. Sonra tabi ki borçlarını ödeyememiş, mortgage krizi olmuş, bankalar parasız kalmış, dünya krize girmiş, bankalar batmış, şirketler işçi çıkarmaya başlamışlar. Herkes bu B kişisine kredi veren bankayı suçlamış. “Ulan denyo banka, neden B kişisine kredi verdiniz, suçlu sizsiniz” demişler. Ama aslında bence bankanın suçu yok. B kişisi kendini tüketime vermiş, hiçbir şey üretmeden kendine bir sürü defter, prezervatif, laptop falan almış, bir de utanmadan gidip ev almış, tüketim canavarı olmuş, krize neden olmuş, bir de utanmadan suçu bankaya atmış. Resmen terbiyesizlik değil mi bu? Ondan sonra dânâ kardeşim yuvasız kuş diksıleman misali yuvadan uçup gidiyor. Yazık değil mi ulan?
Tabi bunları böyle yazdım, sen de okudun. Anladın da. Çünkü bu yazıyı ancak aptallar anlayamaz. Aranızda küçük çocuk da olmadığına göre kimse çıkıp da “yazar çıplak” demeyecek nasılsa. Zaten hepiniz “yazardan çok yazarcısınız”. Fakat Barthes kardeşim ne güzel demiş "yazar öldü" diye. Fakat siz, siz terbiyesiz okurlar, “yazar öldü yaşasın yazar” falan da dersiniz. Siz hepiniz sistemin çarkları olmuşsunuz, burjuva, bohem, flaneur sünüz. Hatta planörsünüz. Motorsuz uçaksınız. Hepiniz motoru bozmuşsunuz. Kafadan kontaksınız. Hepiniz büreme gitmelisiniz. Zira ben sizinle uğraşamam işim gücüm var.
Sonra A kişisi de parasının üçte biriyle votka almış, sonra parası bitmiş. Zaten onun parası, kendi parasının üçte biri kadarmış. Votkayı çakmış çakmış, sonrasını hatırlamamış parası nasıl bitti diye. Öyle işte.

Metin ile ilgili çalışmalar:
KELİME BİLGİSİ
Metinde geçen aşağıdaki kelimelerin anlamlarını sözlükten bulup bir cümle içinde kullanınız.
Örn:
Yazar: yazan kişi, şey, makine.  Benim babamın yazar kasası var.
Kelimeler:
Bürem, votka, denyo, mortgage (tutsat)

OKUDUĞUMUZU ANLADIK MI?
1-    Okuduğunuz metinde geçen B kişisinin sevgilisi var mıdır?
2-    Diyelim ki siz bir otobüs şoförüsünüz. Ana duraktan 10 yolcu aldınız. Sonraki durakta 2 yolcu daha aldınız. Sonra ki durakta 15 yolcu daha aldınız. Sonraki durakta 5 yolcu daha aldınız. Sonraki durakta 1 yolcu indi, yanlış otobüse binmiş o, 4 yolcu da bindi. Sonraki durak mecidiyeköy, 50 kişi otobüse ön ve arka kapılardan bindi. Sonraki durakta 1 kişi indi. Arka kapı o denyo kişi inebilsin diye açılınca 15 kişi o inen kişinin yerine otobüse bindi. Sonra siz yeter ulan, akmerkeze gidecekler binmesin dediniz. Kimse sizi siklemedi tabi. Sonraki durakta 2 kişi indi, kimse binmedi. Bu olaya siz de benim kadar şaşırdınız. Bu durumda kim bu Metin denen adam? Metin ile ilgili çalışmalar falan dedik bu kadar. Ne alakası var bu adamın bizimle? Cevaplayınız.
3-    Blogun bir ay hiç güncellenmeyip üç günde bu kadar sık güncellenmesi sizde de şaşkınlık ve yorgunluğa neden oldu mu? Örneklerle açıklayınız. Mesela "işte ben gayet dinçtim sabah, blogu okudum, üstüme bir yorgunluk, bir kırıklık çöktü" falan diyin.
TARTIŞMA KONUSU
Antibiyotik kullanırken alkol alınır mı? Sınıfta iki gruba ayrılıp tartışınız. Her şey serbest, ama belden aşağı vurmayın lan. Çocuğu olmaz maazallah. Kısır kalır. 

GELECEK PROGRAM
İki süper film birden.

11/16/2008

BLOG, BLOG FLUT, BLOK, BÜLÜK

O değil de yine kaybettim sevgili blog. Sen de zaten bunu duymak için varsın. Bugün kötü bi gündü, bunları yazmaya başladığımda vakit dündü. Sen ne işe yararsın ha blog? Dertlerime derman olmazsın yaralarıma merhem bulmazsın, şol tabipten devam sormazsın. Bilirsin seninle taban tabana zıttız. Ama yine de sana yazmama müsaade ediyorsun. Buna katlanamıyorum, tevazu mu bu, büyüklük mü yapıyosun aklınca bana? Seni şikayet edeceğim, kapattıracağım seni, erişimi engelleteceğimm. Bak hâlâ söylemedin bana, bunca zaman oldu, nasıl hikayelerden hoşlanır insanlar? Nerede kaldı büyüklüğün?
       ***
Bir daha yazılmayacak sandım, korktum, elim gitmedi, oldu bir ay. Elim varmadı. Neden yapıyoruz biz bunu dedim, kimseye soramadım. O ara Barthes çıktı, hehe, yazar öldü olum dedi. Gülümseyerek kalakaldım. Yazar öldüyse bizim için yazma zamanı…
       ***
Biz blogu amacına uygun kullanamıyoruz bu aşikar, ama bir gün, mevcudu 60 kişiye ulaşan anadolu ilkokullarından birinde mandolin akordlayarak geçip giden müzik derslerine isyan için “blog flüt” öttürüldü ilk defa. Helvacıoğlu namlı bir aile ihya oldu. Sınıfların tabanlarını kesif bir salya kokusu kapladı. Süper babanın ezgisini çalabilenler mutlu oldu süper babası olanlar değil. Süper baba ezgisine karşı olanlar kısa sürede gitarla zombie oldular. Aslında kimse mutlu değildi.
       ***
İnsan sever sever de, sevdiğinden kaçar mı? O yuvasız kuş olan, benim işte arkadaş, cevgaver. Diksileman o yuvasız kuş. O zaman diksileman da benim. İnsan durup dururken gece gündüz içer mi? Gece gündüz derdimden içiyorum ben jam im. Ne trajedi ne yaman çelişki. Sen kendini yazmaya mı verdin a can. Cemil barışı seviyor, eminim aleksi de, Dânâ da, yutun da, hancı da hamamcı da, e diksileman kış uykusuna mı yatıyor o zaman, ne oluyor?
       ***
Kıssadan hisse: Sen sana ne sanırsan ayyuga da onu san. Dört kitabın manası, budur; eğer var ise.
Gelecek program: neyzen Bâtın efendinin oğlu, sesi güzel kendi güzel Zâhir’in veda sofrasından bir enstantane ve İstanbul nasıl İstanbul oldu? İstanbul İstanbul olalı böyle keder gördü mü?
“Kulak eğer gerçeği anlarsa gözdür” Mevlana
Eleştirmenin notu: yazar bu postta geleneksel blog formunu korumuş klişeleri kullanmaktan çekinmemiş ancak blog yazım gramerinde yarattığı kırılmalarla, Antonionni’nin 1960’da L’Avventura izleyicisinde yarattığı etkiyi, okuyucusu üzerinde yaratmayı hedeflemiştir.

10/16/2008

yoğuşmalı bünye

Ya o değil de insan niye ağlar dostlar? Niye? Cevabı olsa ya bu sorunun. Bir anda niye patlar pınarlar? Buna sebep bulamamaktan daha kötüsü var mıdır? Yorgandan pikeye geçmiş olmak kadar basit midir sebebi? Olamaz. Kabul edemez bunu bu kel kafanın içinde ikamet eden zihinimsi. Çıldırmaz mı bu zihinimsi? Çıldırır Cevat abi.
E tanışma faslı bitti sayılır. Şimdi izninizle ben bu cengaverlik olayına ara vermek niyetindeyim. Çünkü kendi adıma kabullenemeyeceğim çağrışımlarla dolu bir sözcük. Örneğin sözcüğün akla getirdiğinin aksine çevik, atılgan, cesur, tek eliyle masayı kaldırıp atan, diğer eliyle üç ila beş kahpe bizanslıyı devirebilen biri değilim. Hatta bizansın canını yiyim efendiler. Severim bizansı ama konumuz bu değil; konumuz damlalar. Hani sek rakıya damlasa beyaz noktalar halinde asılı kalacak olan tuzlu damlalar var ya, işte onlar konumuz. Onlara sebep bulmak niyetindeyim.
Başka bir deyişle iç döküyorum biraz. Hani içime kaçmıştım ya, oradan sesleniyorum sizlere. Aylar var ki geziyorum içeride. Ne badireler atlattım, ne saçmalıklarla karşılaştım içeride bilemezsiniz dostlar. Mavi puantiyeli elbiseler, iki gözü de mavi ve dolayısıyla iki kulağı da sağır ankara kedileri, dönmeyen elektrik saatleri, Gümüşlük’te bir akşam üzeri esmer bir tenin esmer bir diğer tenle geç de olsa tanışması, Süreyya Piknik Parkı, bir caddenin iki tarafında aynı anda geceyi aydınlatan sigaralar, İzmir’e giden manisa yolunun son dönemecinde tepeden bir anda beliriveren şehir silüeti (ki bunu bir tek İzmir’in kuzeyinde, gönlünde Kızlarağası'nın hayaliyle yaşayan İzmirliler bilir.), ısmarlanamayan biralar, tapılacak burunlar, tapılacak gülüşler.... Zamanla anlatacağım hepsini. Lakin bir tek şu damlaların sebebini bulamadım içeride. Belki de içeride aramamak lazım sebebi. Ben hele bir anlatayım da, takdir sizin olsun, ondan sonra tepe tepe kullanın.
Zannımca dengesiz beslenmeden oluyor ne oluyorsa. Beslenme derken tıkınmayı kastetmiyorum. Zihinimsinin beslenmesinden bahsediyorum. Misal Van, İzmir ve İstanbul gibi birbiriyle herhangi bir ortaklık kurmanın zor olduğu üç farklı şehirden, üç farklı deneyimden beslenmek...
İnsan hayvanının beyni böyle garip birşey baylar bayanlar. Ne kadar çok beslenirse o kadar çok anlatmak istiyor. E bu yutun da içine kaçıp duran bi mahluk. Hem anlatmak isteyip, hem de içeride hapsolunca ne oluyor? Sorarım size ne oluyor? Kilit anları bekliyor anlatmak için. Tanıdık bir kokuyu bekliyor, içten bir gülüşü bekliyor, kendisini yargılamayacak bir merakın mimiklerini aramaya başlıyor. Buldu mu dünyanın en geveze insanına dönüşüveriyor. Konuşuyor da konuşuyor. Susmak bilmiyor. Çocukluğunu, Tuşba’yı anlatıyor, ergenliğini, Symrna’yı anlatıyor, hayallerini ve kaybettiklerinin acısını, İstanbul’u anlatıyor, küçük yutun'u, anne yutun'u (en çok da)baba yutun'u anlatıyor. Dinleyeni ağlatıyor ama umru değil boyuna anlatıyor.
Ama bazen (şu anda olduğu gibi) bunlar yetmiyor. Pınarlar çağıl çağıl akmaya başlıyor bir anda. Durdur durabilirsen. Anlattıkça, güldükçe, kokladıkça, seviştikçe artıyor ağırlık. Yük katarı oluyor sonunda bu yutun. Dünyada küçük de olsa izi kalsın isteyen bu zat-ı keriz, değeri kendinde saklı, ağırlığı son durağa kadar paylaşımdan ırak bir yük katarına dönüşüyor. Sonra bir an yalnızlığı yakalayınca, bu yükün ne olduğunu düşünmeye başlayan keriz işin içinden çıkamayıp gözlerinden akanlarla bünyesini yıkamaktan başka çare bulamıyor.
Bu benim teorim, emin de değilim hani. Başkadır belki sebep. Belki psikanalitik bir yorum getirilebir, terimlerle bezeli. Ya da belki hayallerle ilgilidir, hep o hayallerle ilgisiz yollara sapmış olmakla ilgilidir. Geç kalma, yetişememe paranoyasıyla ilgilidir. Geçen zamana deneyim olarak değil zaman kaybı olarak bakmaktan kendini alamamakla ilgilidir.... ilgilidir de ilgilidir. Belki de artık hiç bir yere ‘evim’ diyememekle ilgilidir. Evet evet. Bu da olabilir. Ama bunu da başka yazıya anlatırım artık. ‘Taşınma öyküleri’ mesela, nasıl olur? İster misin ey okur?

10/08/2008

Kitâbü'l-Hayevân'dan bir mahluk: Diksıleman


o değil de,
"nerde kalmıştık...
soyunmaya başladı duuur dedim
gittim yanına düğmelerini pıt pıt pıt..."
Hay allah, yine karıştı herşey birbirine. “Gemide” değil handa kalmıştık. Olsun,"bir memleket gibi ise gemi", Han da öyledir. Eksik kalır ne tarafı var gemiden.
Neyseee efendim nerede kalmıştık, bir handa masa başında kalmıştık. Dört yiğit bir masaya dayanmış, kimi şaraba kimi tütüne abanmış. Şarap göstermeden tesirini, bitireyim bari şu işi. Nasıl ki Diksıleman önce bir kaç kanat çırpar sonra irtifa kaybedip süzülür, ama tekrar kanat çırpıp durumu toparlarsa ben de toparlayayım şu anlattıklarımı.
Ey cengaverler, yine bir gün bir can sıkıntısı aldı içimi. Vurdum kendimi dağa bayıra. Az bir yol gitmiştim ki rastladım bir mahluka, yanımdan uçup gidiyordu ki takıldım peşine , az biraz kovaladıktan sonra izini kaybetmiştim ki rastladım bir emmiye. Dedim, "emmi gördün mü şu yanından uçup giden kuşu, peşinden koştum da indim şu yokuşu."
-Yegen, sana iki söz söyleyeyim, hele bir soluklan.
"Hüdhüd gibi bînâ gerek onu arayanlar / Viranede bûm olmağıla gene bulunmaz".
Ben de dedim ki: “Dayı sen diyorsun allah aşkına, bulamam mı diyorsun, şunu açık konuşalım”.
-"Ey nâme sen ol mâhlikâdan mı gelirsin / Ey hüdhüd-i ümmîd Sabâ'dan mı gelirsin"
Dedi, bizim dayı bu defa da ve sözünü şöyle tamamladı: “Ben demedim, ilkini Nedim diğerini de Nabi söyledi. İçinde Hüdhüd falan geçiyor ama geriye kalandan valla ben de pek birşey anlamadım ki.”
Baktım dayı çok uzattı, dedim sadete gel sadete. Ne dersiniz siz yanından uçup gidene.
- O değil de yegenim, vallahi zoruma gitti şu divana kurulmuş Nedimlerin, Nabilerin Arapça hayranlığı. Onlar Hüdhüd demiş, ama velakin Türkçesini sorarsan kimi çavuşkuşu der kimi taraklı, turakçın; kimi de ibibik, ibikli der bizim buralarda. Herkes hayran kalmış belli ki kafasındaki taçına. Gerçi tacı da yabana atmamak lazım, o taç ki hakikat taçıdır. Kendilerine bir hükümdar seçmek için toplanan kuşlara çavuşkuşu kılavuzluk eder ve onları Kafdağı'ndaki sîmurga ulaştırır. O günden beridir de kafasında Simurg’un hediyesi hakikat tacını taşır. Bak son lafı da Gül Şehri’den söyleyeyim:
"Hüdhüd ü kuşlar u sîmurga misâl / Akl u halk u Tanrı oldu zül-celâl".
"Emmi sağolasın, kafasına budaklı meşe odunu yiyen Budha bile aydınlanmadı benim kadar" dedikten sonra, bizim emminin yanından ayrıldım. Peşinden gitmeye devam ettim kuşun vara vara vardım Siverek’in hanına diyecektim ki varmışım Atina yakınlarında Colonus hanına. Oturdum boş bir masaya, hancıya seslendim: Hancı şarap getir! Bir de dedim ki: çok uzaklardan, şu kuşun peşine takılıp geldim, şunu yakala bana pişir getir. «Malı haramdır amma bunun kanı helâldır» deyip hallettim işi.
Hancı şarabı getirdi, yanında bir de bir kitap getirdi. Yan masadan gönderdiler deyip geri çekildi. Kafamı yan masaya doğru çevirdim, bir de kimi göreyim, o trajedi senin bu trajedi benim ızdıraptan ızdıraba at koşturan Sophocles. Ben ise alışmışım yan masadan gelen alevli meyvaya, neyse yemeği beklerken başladım önümdekini okumaya.
Yok efendim, Atina kralı Pandion’un Prokne ile Philomela adında iki kızı varmış da, bunlardan Prokne Trakya Tereus’la evliymiş ve İtys adlı bir oğulları vamış da. Tereus denen teres Philomela ile sevişmiş ve olup biteni kız kardeşine anlatmasın diye Philomela’nın dilini koparmış da. İki kız kardeş İtys’i kesip babasına yedirmekle öç almışlar da. Tanrılar da Prokne’yi bülbül, Philomela’yı kırlangıç, Tereus’u da Upupa epops kuşuna dönüştürmüşler de… Yok daha neler neler…
Arkama dönüp adama seslendim: “hafız ne bu Upupa epops dediğin?” O sırada hancı önüme tabağı bıraktı,
- Tanıştırayım: Upupa epops olur kendileri. Gördüğün kuşun sesini duymadın mı hiç, bilmez misin çıkardığı sesten adının türediğini?
-Yine mi acı, hüsran ve gözyaşı ulan!!! Yeter be hep dram hep dram.
Adamda iştah mı kalır, Sophocles akıllı olsun deyip tehtidler savurarak aç karına masadan kalktım.
Bu trajedinin hüznü ile yüzümü döndüm batan güneşe. Bende yalan hilaf yok, iki gün üç gece yol yürüdüm. 3. Günün sabahı bir gürültü ile uyandım. Baktım 5-10 velet kovalıyor peşinden günlerce koştuğum kuşu. Ne yapıyorsunuz ulan, karışmayın hayvana deyip ikisinin kulağına asıldım. Sordum nedir bu kovaladığınız. "Hoop poo" dedi ingiliz olanı, "huppe" diye cevap verdi Fransız olanı. Baktım ki diğerleri de başka birşeyler diyecek , ama hepsi de hayvanın sesini taklit edecek, "ne yapacaktınız lan kuşu" diye sordum.
- Etinden ve kanından büyü yapacak bizim papaz, çıktığımız seferden muzaffer dönelim diye.
Dediler bir ağızdan tüm çoçuklar.
Nerede şu sizin papaz, ne seferidir bu bahsettiğin diye soracaktım ki , çıkan toz bulutuna gözüm takıldı. Önce önümden zırh kuşanmış atlılar geçti, ardındansa din adamları, kılıç kuşanmış savaşçılar, en arkada ise çekirge sürüsü gibi bir güruh. Takıldım peşlerine, Atladım Cenova’dan gemiye, Filistin’de indim limana. Hey gidi günler hey, Selahaddin var bir de o zamanlar (salah sadece dine mi be salahad-din?), Arslan Yürekli Richard’ın yüreği Diksileman yüreği kadar ufak kalır yanında, en az 5 okka 10 dirhem. Neyse baktım ortam karışık, kim vurduya gitmeyelim dedim bu ortamda, aldım yatırdım içerilere doğru. Bir ara kafayı kaldırdım baktım bir kuş sürüsü çevirmiş yönünü güneye, dedim hafız bunlar da mı çıktı acaba bir sefere. Yanımdan geçen birader soruyu üstüne alındı, verdi hemen cevabı:
- Yok hocam, bunlara dûkifat derler, ağzımın suyu akar bunları görünce, ama gel gör ki Tevrat’da bahsi geçer eti yenilmeyen kuşlar listesinde. Burdan kalkıp sıcak diyarlara göçerler. Hafız, buralardan Yakuplar, İshaklar, Musalar, Davutlar, Süleymanlar ne hükümdarlar, peygamberler gelip konup sonra da göçtü, bunlar neden göçmesin haa?
Dedim, birader haklısın, kimin eli kimin cebinde belli değil bu topraklarda, şunların peşinden ben de göçeyim.
Bağırdı adam arkamdan:
- Yaban horozu demişler buna, acaba tadı da benzer mi horoza?
İştahımı kaçıran Sophocles’e bastım küfürü, adama cevap vermedim, kuşların peşinden indim ben de güneye. Peşlerinden epey gitmişim, bir de baktım çöle düşmüşüm, dilim damağıma yapışmış. Ama baktım ki kuşların peşinden koşan tek ben değilmişim. Karşıdan geliyor adamın biri beyazlar içinde. Kulak verdim adamın sesine:
-Ey Ebü’l-ah-bâr, ey ebü'r-rebî', ey ebû ibâd, ey ebû seccâd, dur gitme!
Sordum, hacı ibad ne seccad kim? O değil de içecek iki damla suyun var mı?
Hacı ters ters bakıp cevap verdi:
- Ulan teres, suyu kim kaybetmiş de ben bulayım. Görmüyor musun etmediğim yalakalık kalmadı şu tepesi kalkık ibnelere.
Dedim, Hacı susuzluk kafana mı vurdu, şu kuş mu bulacak çöl ortasında sana suyu?
- Sus be zındık, tanımaz mısın sen Hüdhüd’ü, belli ki okumamışsın İslam literatürünü. Su da bulur, yeri gelir Belkıs gibi manita da.
Nasıl oluyor o iş diye sormama gerek kalmadan bizim hacı başlattı anlatmaya:
- Kurân’da bile bahsi geçer Hüdhüd’ün. Misal, şöyle bir hikaye anlatılır bir yerinde. Kuş dilinin bilen; cinler, insanlar ve kuşlara hükmeden ve onlardan müteşekkil orduları bulunan hazreti Süleyman, yine bir gün sefere çıkar. Bu arada orduda su sıkıntısı baş gösterir. Toprağın altındaki suyu görebilme gücüne sahip olan, bu sebeple de Süleyman'a su bulmada rehberlik eden hüdhüd aranır, fakat bulunamaz. Süleyman, sebebini sorarak eğer mazereti varsa bunu ispat etmesini, yoksa canını yakacağını veya kafasını koparacağını belirtir. Çok geçmeden hüdhüd gelip Hz. Süleyman'a onun bilmediği Saba ülkesinden haber getirdiğini, bu ülkeyi güzeller güzeli bir hatunun yönettiğini bildirir. Bunun üzerine Hz. Süleyman hüdhüde bu hatunla arasını yapmasını söyler. Hüdhüd sayesinde görücü usulü ile efsanevi Süleyman- Belkıs aşkı doğar.
- Yaa gördün mü dostum değil sadece suyu bulan, görücü usulü evliliği de bulan Hüdhüd’dür. Haa Süleyman da epilasyonu icat etmiş ama susuzluktan dilim damağım kurudu, onu da bilahare anlatırım.
Dedim hacı, ya bırak allahını seversen, bırak beni, seni hatta ve hatta Süleyman’ı , anasına babasına bile hayır gelmez. Kalk gidelim akbabalar tepemize binmeden.
- Dostum bilir misin neden kafasında taşır o tepeliği şu sâhib-i külah? Annesi öldüğünde uygun bir yer buluncaya kadar onu başında taşıdığı için mükâfat olarak güzel bir tepelikle donatılmış şu bizim Hüdhüd, ve öyle vefalıdır ki eşi ölünce yeni bir eş bile aramaz. Bana da olur herhal bir faydası yeter ki göstersin şu yerin altındaki suyu.
Dedi, ve kuşların uçup gittiği yöne doğru gözden ırayıp yitip gitti şu bizim bahtsız bedeviden bile bahtsız.
Ulan böyle aç susuz ne işim var bu uzak diyarlarda, yeter bana bu kadar macera dedim ve koyuldum evimin yolunu aramaya. 5 gün 5 gece yol gittim, 6. günün sabahı bir ademe denk geldim. O sormadan ben anlattım başımdan geçenleri.
- Ağa sana yol gösteren yolu yanlış göstermiş, göndere göndere Pers diyarına göndermiş. Ama madem taa kalkıp buralara kadar geldin şu pûpenin peşinden ben de sana bir hikaye anlatayım da tam olsun. Sanma ki çıkardığı sese aldanıp sadece pûpe deriz. Bir efsaneye göre pûpe evli bir kadındır. Ayna karşısında yarı çıplak bir durumda saçlarını taramakta iken kayınpederi habersizce odasına girer. O anda durumundan utanıp korkuya kapılarak kuş olur ve uçar, tarağı da başında kalır. Bundan dolayı pûpenin Farsça'daki bir adı da "şâne-ser"dir (tarak başlı).(O değil de, 1786 senesinde Nazmiye ilçesinde, babasının evine geri dönen gelinini geri almak için Zeynel Ağa gelinin ailesinin evini basar. Gelini ile beraber evden gelinin, yörenin önde gelen beylerinden birinin oğluna nişanlanmış olan kızkardeşini de zorla çıkarır. Zeynel Ağa kaçan gelini hemen oracıkta öldürür ve nişanlı kızı da adamlarından Şane-zer'e teslim eder. Şane-zer oyun da olsa olsa bir piyondur, ancak bir hamlesi Şahı ve tüm mahiyetini oyun tahtasının bir köşesinden öbür köşesine göçmeye zorlamıştı. Konar- göçer ruh halimin oluşumunda emeği geçen Şane-zer'i bu noktada yad etmek istedim)
Yüküm baktım ki boyumu aştı, tekrar yola koyuldum. Nihayetinde gece yattığım yerde sabah uyandım. Baktım hemen rüya tabirlerine. Rüyada Diksıleman görmek sıkıntıdan kurtulmak, suya kavuşmak, uzaktan haber almak şeklinde yorumlanmış. Yüreğime su serpti okuduklarım, bir rahat nefes aldım.
Efendiiimmm, derler ki şu kürre-i arzda kuşların diline vakıf olmuş bir Süleyman peygamber vardır bir de Faqiye teyran. Bir de Diksileman’ın (Süleymanın Horozu) tarihi misyonuna vakıf olmuş Zazalar vardır. Ben ki 7 diyarı bir kuşun peşinden baştan başa dolaştım ve yine döndüm köklerimin üstüne ulaştım, gördüm ki herkes vurulmuş ya sesine ya da görünüşüne. Bu kuşun medeniyete yaptığı katkıyı kurban etmek kuşun sesine ya da görünüşüne, sığar mı mertliğe? Peki bu mahluk o kadar çalışmış çabalamış, Süleyman’a Belkıs’ı ayartmış, Süleyman’ın hayvanlar aleminde menajerliğini üstlenmiş, Süleyman bu derece nam salmış da bu kuş neden böyle geride kalmış? Hiç mi emeği yok, onun da hakkı değil mi nasiplenmek Süleyman’ın namından?