6/03/2012

mutsuz adam

o değil de keşke
yediğimiz kadar büyüseydik
kebap da olur tokat da

neydi o evvelden öğrendiğim
evet menemen yapmak zordur
dibi tuttu usta.

2/10/2012

Mutlu adam

O değil de, şu hayatta aslında mutlu olan insanların listesini düşündüm geçen gün, aşağıya yazıyorum sevgili blogger:

1- Hiç bir şey bilmeyen adam: O kadar bir şey bilmiyor ki, hiç bir şey bilmediğini bile bilmiyor. Haliyle kendi dünyasında çok mutlu. Gıpta ile bakarım bu adama. Sevecen ama biraz da. "Ah canım, kendi dünyasında ne mutlu, dünyadaki kötülüklerden haberdar değil, ne saf, ne temiz" derim içimden. 
2- Her şeyi bilen adam: Aslında hiç bir şey bilmeyen, ama her şeyi bildiğini sanan, bu nedenle kendine inanılmaz güvenen "ya bak ben biliyorum bu hastalığı, kaynımda da var" diye dolaşan insanlar. Karmaşık duygular besliyorum bu adama karşı, neden? Çünkü aslında hepimiz biraz bu adamız. (Ne demek "ben değilim" blogger??!!! Ben biliyorum ya, öyleyiz abi işte, sen de öylesin biraz). 
3- Her şeyi gerçekten de bilen adam: Henüz tanımadım bu adamı, ama bir gün karşılaşırsam ilk iş ağğzını, yüzünüü dağıtmak olacak bu adamın. Neden? Çünkü belli ki hayatın sırrına vakıf olmuşsun, ama yine belli ki bencilsin. 
4- Hiç bir zaman her şeyi bilemeyeceğini bilen adam: Ne kadar uğraşırsa uğraşsın hiç bir zaman gerçekten her şeyi bilemeyeceğini anlamış, kabul etmiş adam. Zeki ama tembel. Hayattan zevk almaya bakıyor, kimseyi takmıyor. Sorumsuz. Ama mutlu. 

Böyle işte sevgili blogger. Bu yazımda da hayata dair dersler vermeye çalıştım sana. 

Optm kib bye. 

1/18/2012

balgamlı

Ya arkadaş o değil de, tkp kendini dağıtsa, "kapattık" dese, sol göbek atacak gibi ya, ha işte tüküreyim ben öyle sola. Gerçi tkp kesin bu tartışmada da taraf değildir ama ben yine de tüküreyim.

12/23/2011

sarko'ya kapak

O değil de sanırım egemen bağış, kral tayyor'un on maddelik yaptırım listesini kastederek, sarko'ya kapak olsun demiş. Bu ne şimdi? Yakında birbirlerine ses efektli hareket çekmeler de başlar. Bana öyle geliyor ki bu üç isimden hangisini alsak diğerlerine çotaa çota vurabiliriz. Mesela al egemeni, sarkoylan kral tayyora vur. Ama sert vur. Ses gelsin.
İşçi partisi de Ermeni soykırımı emperyalist bir yalandır diyor. Hanzo filmini hatırlıyor musun okurcan? Hanzo her şeye armut, hülya ya da meme diyordu. İşte bu da o hesap. Bağlantıyı sen kur. Zaten her şeyi bilgisayardan, internetten bekliyorsun. 3 gün elektrik gitse, arkadaşlarına anlatacak masalın, fıkran yok valla. Bu yazıyı okuduktan sonra hemen kendine fıkralar üretmeye başla bence. Komik olsunlar. Bi de korkunç hikayeler uydurabilirsin.
Futurist bir pembe dizisin sen işçi partisi. Gök tanrı seninle olsun.

12/16/2011

eski sözlük

O değil de sorumluluk, empati , karar vermek, güzellik, alışkanlık, gelecek.... bana bunlarla gelmeyin arkadaş. Gerçek olan tek bir şey varsa o da faremizin artık pembe sıçtığıdır.

10/21/2011

Her sakallı deden, her histeri vicdanın değil

O değil de eskiden evlerde sadece misafir geldiğinde açılan odalar vardı. Bu odalardaki eşyaların üstü örtülü dururdu. Koltukların yüzü unutulur, yeniden görünce şaşırılırdı.

Terör lanetçileri, vicdanınız, duyarlılığınız, yaşam aşkınız, tıpkı bu odalar gibi, ruhunuzun karanlık köşelerinde yeni misafirler bekliyor. Sadece medya "şehit" haberleri pompaladığında oraya girip oturacak bir koltuk aramaya başlıyorsunuz. Ruhunuzun bu misafir odalarında sakladığınız vicdanlarınızı o kadar uzun süredir görmüyorsunuz ki, artık o odadan vicdan yerine intikam, kin, ve öldürme arzusu çıkardığınızın farkında değilsiniz. Vicdanlarınızın üzeri o kadar uzun süre örtülü kaldı ki artık onun hangi örtünün altında olduğunu unuttunuz.

Ulus devlet histerisi ve bu ekonomik olmayan ekonomik sistem dünya üzerinde milyonlarca insanın dilini, evini, huzurunu ve yaşama hakkını elinden aldı. Bir düşünün isterim hırsızın hiç mi suçu yok?

Terör lanetçiliği ve intikam arzusu beyinsizliğin bir göstergesidir. Sırrı Süreyya'nın Einstein'dan aktardığı gibi, “Ahmaklığın en büyük kanıtı aynı şeyi defalarca yapıp farklı sonuçlar beklemektir.”

Nasıl? Pardon... Gencecik insanların ölmesine çok mu üzülüyorsunuz? Yürüyün gidin lütfen. Önce ruhunuzun karanlık odalarına girip doğru örtüyü kaldırın hele. O zaman bu ölümleri nasıl engelleyeceğimizi konuşabiliriz. Şu halde üç vakte kadar gelecek yeni ölüm haberlerinin zeminini hazırlamaktan başka hiçbir şey değil yaptığınız. Kan ve intikam isterken göz yaşlarınızın hiç kıymeti yok.

Unutmayın şehit diye bir şey yoktur, Kandil aslında kapı komşunuzdur ve vicdanınızı bulduysanız eğer 29 Ekim’in diğer 364 günden hiçbir farkı yoktur.

10/19/2011

Bu mudur?

O değil de insanlık yozluğun geri dönülemez noktasından geçti mi ki? Bu soruyla, bu hisle yaşamak çok zor.

beni hoyrat bir makasla
eski bir fotoğraftan oydular
orda kaldı yanağımın yarısı
kendini boşlukla tamamlar
omzumda bir kesik el
ki durmadan kanar

ah kavaklar, kavaklar
acı düştü peşime ardımdan ıslık çalar

10/07/2011

Klişe ve Gerçek, Bir Sınır Sorunsalı ya da Pahalı Ayakkabılar*

O değil de klişeyle gerçek arasında çok ince bir çizgi varmış. Bugün bunu öğrendim. O çizginin civarındaydım ama ne tarafta olduğumu bir türlü kestiremiyordum. Bir çift ayakkabıya 250 lira verirken aydınlandım.

Ayak sağlığı çok önemli.

Ayakları şımartmak lazım.

Sonuçta beni ayaklarım taşıyor onlara önem vermeliyim.

Ucuz ayakkabıyı bir yıl giyersin, pahalı ayakkabıyı 4-5 yıl giyersin ordan zaten kendini amorti eder.

Olum çok şık ayakkabılar lan bunlar, X Kundura’da hayatta bulamazsın böyle şeyleri.

….

Ve benzeri cümleler kafamın içinde gezerken aldım ayakkabıyı. Ve tüm bu cümlelerin bir gerçeğe mi işaret ettiğine, yoksa dövülesi klişeler mi olduklarına bir türlü karar veremedim. Yardımınıza ihtiyaç duyuyorum. Acınası haldeyim, o kadar zavallıyım ki yaşanmışlık sözcüğünü cümle içinde bile kullanabilirim. Öyle sefilim yani. Kurtarın beni bu işkenceden.

*Bkz. bir akademik başlık atma yöntemi olarak klişe**

**Bkz. bir akademik başlık atma yöntemi olarak klişe***

***Bkz. bir akademik başlık atma yöntemi olarak klişe****

**** ........ zçar

7/18/2011

Orta Sınıfın Halleri (İyi Orta Gol Getirir mi?)


“İşte orta sınıf; konformizm afyonu yutmuş alıklar sürüsü...”
Jean Baudrillard


Sevgili hafız,

Görüşmeyeli çok oldu, bu arada epey yol kat ettiğimi belirtmek isterim. Şahsım için mekânsal olarak gerçekleştirdiğim mobilizasyon ile yol kat ettiğim kesin olmak ile beraber kafamı meşgul eden bir durum da toplum içindeki konumum olarak da bir mobilizasyon içerisinde olmam. Sol değerlerin yaşadığı hızlı irtifa kaybından sonra sınıf temelli analizler yapmak artık pek rağbet görmese de en azından toplumu (temel parametreleri ekonomik gelir, tüketim alışkanlıkları, eğitim düzeyi vs. olarak alıp)alt-orta-üst sınıflara ayırmak pratik bir sınıflandırma için kolaylık sağlayacaktır eminim. Beyaz yakalı çalışanları orta sınıfa dâhil edersek, bir köylü çocuğu olarak doğduğuma ve bugün de bir beyaz yakalı çalışan olduğuma göre burada da bir mobilizasyon söz konusu demek ki. Kendime dönüp “birader otur oturduğun yerde, kurt mu var bir tarafında, ne işin var ortada? “ diye de sormak istiyorum.

Şimdi kendimi orta sınıfın bir mensubu olarak ele alırsam, Baudrillard’ı yâd edip kendi ayağıma da sıkmış oluyorum.İyi orta her zaman gol getirmiyor, hatta daha kötüsü efsanevi defans oyuncusu Takoz Recep’in Malmö maçında yaptığı gibi bazen iyi orta gelince insan kendi kalesine de voleyi çakabiliyor.

Hafız bir düşün, şu anda ülke ekonomisindeki en büyük sıkıntı ne (işsizlik ve gelir dağılımı eşitsizliği değil, haşaaa!! ); tabii ki cari açık. Ekonomi hızla büyüyor (üreterek değil tüketerek büyüme), yüzde 11 ile ilk çeyrekte dünya rekoru kırmış, önünü tutabilene aşk olsun. Kişi başına düşen gelir de artıyor, her ne kadar inşaatta çalışan Kürt işçi ile Karadenizli müteahhit aynı oranda bundan yararlanmasa da, hatta inşaat işçisinin böyle bir şeyden haberi dahi olmasa da. Orta sınıf da gittikçe şişiyor, adamın kursağına bir topak ekmek girince hemen ayranı kabarıyor hemen artıyor talebi, adamın cebine para girince basıyor parayı alıyor ithal DSLR fotoğraf makinesini, ortalıkta bu kadar çok fotoğraf tutkunu sanat sevicinin dolaşması Kızılay yardımından değil anlayacağın. Böyle olunca da dış ticaret açığı cari açığı körüklüyor. Aç orta sınıfın gözü de doymuyor karnı da belki üst orta sınıf vejetaryen takılıyor ama orta sınıfın geri kalanı et talebini de artırıyor, bir bakmışsın etin fiyatı da fırlamış. Başına gelen tüm kötülükler orta sınıf yüzünden anlayacağın sevgili hafız.

Neyse orta sınıf yemesin tüketmesin demiyorum hafız, tabii ki herkes ekmeğine baksın ama benim bu orta sınıfla alıp veremediğim husus bu değil, başka şey, yoksa benim de orta sınıftan arkadaşlarım var çok mert insanlar. Ekonomik büyümeden bahsettim ama ekonomik büyüme dedikleri kalkınma ile aynı anlama gelmiyor maalesef. Gayrisafi yurtiçi hasıla arttı diye memleket hemen kalkınmıyor. Kalkınmanın gerçekleşmesi için ekonomik göstergelerle beraber sosyal göstergelerde de bir iyileşme gerekiyor. Örneğin orta sınıfın yaşadığı gelir artışı, tüketim alışkanlıklarının şekillenmesi ile caz müziğe olan ilginin artmasına neden olabiliyor, fakat caz müziğe olan ilginin artması tek başına kalkınmışlık göstergesi olmuyor. Ancak farklı olana tahammül etmenin söz konusu olabilmesi ile sanat sevicilik kalkınmışlık göstergesi olabiliyor.(Afrikalı kölelerin isyanının sesi olan caz beyaz Türklerin mezesi oluyor, ahh muasır medeniyeti yüz yıldır yakalamak için yırtınan zavallı çağdaş yaşamçılar ahhhh!!!)

Orta sınıf denen alıklar sürüsünün bir kolu, geçtiğimiz günlerde vatana feda edilen gencecik insanların yasını tutmak için gittikleri caz festivali etkinliğindeydi. Potansiyel Serdar Ortaç, Ebru Gündeş hayran kitlesinin caz sevgisi farklı oluyor tabii, linç kültürünün evlatları çakal sürüsü gibi Aynur’a saldırmayı ihmal etmemiş. Aynı çakal sürüsü Diyarbakır’daki çatışmada oğlunu kaybeden bazı asker annelerinin Kürtçe ağıtlarına da aynı tepkiyi mi vereceklerdi asker cenazelerinde olsalardı?

Ey ortaokullu ergen psikolojisinden kurtulamamış orta sınıf, bak Kalkınma Bakanlığı bile kuruldu sırf sen kalkınabilesin diye, niye kalkınmıyorsun lan bir türlü? Koskoca harf inkılabı, şapka inkılabı bir gecede oldu; sen neden bir gece de kalkınmıyorsun?

6/26/2011

Yurtdışı

- O değil de üç yaşında çocuk geri dönüşümü öğrenmiş. camları, kağıtları falan hep ayırarak atıyor çöpe mesela.
- eee
- Bu minvalde devam et. Yorgunum geyik yapamam.

6/03/2011

sağlı sollu

ya o değil de ne pis bir solmuş türkiye solu ya.
kimse mi birbirini çekemez, herkes mi küfürbaz. biriniz de vakur olun, birinizin de yüzü gülsün, biriniz de ışık saçın ya.
utanıyorum okudukça, yuh.
en çok zikrettiği ile icra ettiği birbirini tutmayandan korkarım ben. önce kendi içini temizle arkadaş. oradaki çabanı bir görelim. zira pislikten maraz doğar. bıktık...

5/29/2011

teklif

- ya o değil de benimle evlenir misin?
- yetmez ama evet.

4/30/2011

Değer mi?

O değil de sevgili blogger hafız, Oscar Wilde ne güzel demiş zamanında. Yani tam olarak 1892’de.

“What is a cynic? A man who knows the price of everything, and the value of nothing”

-Yani, güzel Türkçemize çevirirsek inşallah “O adam(lar) ki her şeyin fiyatını bilip hiçbir şeyin değerini bilmezler, iki yüzlüdür(ler)”.
- Maşallah, pek güzel çevirdiniz hocam.
- Zaten güzel dinimizin, pardon dilimizin gelişmesi için yabancı dilleri mümkün olduğunca az kullanmalıyız. Fakat şüphesiz onları bilmemiz de gerekmektedir inşallah. Özellikle de bir yabancı dil olarak arapçayı bilmemek olmaz.
-Evet hocam, maşallah.

Şüphesiz sevgili hafız blogger, bu cümlede görebilenler için ibretler vardır. (Göremeyenler için de vardır şüphesiz, biz bu ibretleri herkes için yazıyoruz, ama onlar göremedikleri için bu ibretleri alamıyorlar. ) Burada en çok ibret Yutun’un geçen yazısında bahsettiği mekan sahipleri için vardır elbette. Söz konusu cümlede daha derine inersek şunu göreceğiz zaten: “Onlar ki, (bu müziğin) değerini bilmezler (ama) fiyatını iyi bilirler, şüphesiz iki yüzlünün, (şerefsizin, kapitalist sömürücünün) önde gidenidirler”.

Fakat sevgili blogger hafız, biliyorum sen bu blogun sıkı bir takipçisi olarak fiyat ile değer arasındaki farkı elbette biliyorsun ama arada sırada buraya bu blogu okumaya gelen başka insanlar için ben biraz daha açayım. Bu noktada John Ruskin’den bir alıntı yapayım madem.

“Value is the life-giving power of anything; cost, the quantity of labor to produce it; price, the quantity of labor which its possessor will take in exchange for it”
 (John Ruskin, Slade Professor of Fine Art at Oxford, 1862)

-Yani diyor ki, “Değer, bir şeyin hayat verebilme gücüdür; maliyet, onu üretmek için gerekli olan işgücü miktarıdır; fiyat ise, onu elinde tutan kişinin, değiş-tokuş için karşılığında istediği işgücü miktarıdır”.
- Afedersiniz hocam, b*k gibi çevirdiniz maşallah.

Burda dikkat edilmesi gereken kavram, sevgili blogger hafız, maliyet. Maliyet denen kavram aslında fiyatı belirleyen en önemli güç. Şöyle ki sevgili blogger, bir insan bir malın fiyatını belirlerken ilk dikkat ettiği nokta, o malın fiyatının maliyetinin üzerinde olmasıdır. Tabi burada şunu anlamayalım lütfen. Bir malın değeri en az o malın maliyeti kadardır gibi bir şey demek istemiyorum. Şüphesiz bir malın değeri o malın maliyetinden az olabilir. Yani bir kaynak israfı yapılmıştır belki de. Ya da çok az maliyetle ürettiğiniz bir ürün inanılmaz değerli olabilir. Fakat tabi ki bu değer denen şey sizin kendi öznel görüşünüz her zaman. Daha nesnel olan şey ise fiyat. İşte Yutun’un asıl sinirlendiği nokta bu.

Konuyu müzik endüstrisi örneğiyle açıklamak gerekirse sevgili blogger, şu şekil bir şey oluyor. Mesela Yutun, benim bildiğim kadarıyla 6 yıla yakındır müzik endüstrisinin içinde. (Hahaha, müzik endüstrisi diyorum Yutun’a gıcıklık olsun diye, ama bence de endüstriyel müzik, sanat, futbol vs. hepsinin canı cehenneme adamım, beni anlıyor musun ha, anlıyor musun? Kahretsin, federaller. Kapatıyorum parantezi hemen.) Bu altı yıl boyunca bu adam oturdu, düm demeden, tek demeden darbuka çalıştı. Yetmedi gitti Lavta çaldı, yetmedi Bas gitar çaldı. Bütün ilkokul hayatı boyunca flüt çalması olayına girmedim bile dikkat edersen. Şimdi bu adam bu çalışmasının karşılığında bir gruplarda çalıp çalıp para kazanıyor. Bu adamın bu müzik üretimi için karşılaştığı maliyet nedir peki? Diyelim ki 5000 saat çalıştı toplamda, saati 50 lira desen, iyi para. Peki Yutun kardeşim bu maliyeti karşılayacak kadar kazanıyor mu? Bence hayır. Taş çatlasa, çıktığı 2 saatlik programdan 100 lira alıyor. Yani saati 50 lira yine. Eee? Bu adamın bundan önce çalıştığı 5000 saatin bedelini kim karşılayacak sevgili blogger hafız? Ben mi? Durumum olsa hakkaten çıkarır verirdim parayı ama durumum yok hafız blogger. İçim kan ağlıyor ama napalım? Harbi soruyorum lan, napalım?

Bir kere sevgili blogger, burada Yutun’un da suçu var bence. Madem senin maliyetin 5000 saat, neden hala saçma sapan paralara gidip program yapıyorsun ki. Ürününün fiyatını neden maliyetinden yukarda tutmuyorsun ki? Yaa. İşte böyle suçu sana atarım Yutun kardeş. Ama dur, sinirlenme hemen. Müziğini satmayacaksın da aç mı gezeceksin sanki. Sen de çaresizsin, biliyorum. Anlıyorum seni. Kısa vadede sadece marjinal maliyetini karşılamak yoluna girmişsin. Neden? Çünkü rekabet var sevgili Yutun. Rakip müzik grupları siz çalmasanız hemen “Abi biz çalarız yarı fiyatına” diye atlıyorlar. Ama onlar da ekmek parası peşindeler. Onlara da kızmamak lazım. Herkes ekmeğinin peşinde.

Bu noktada kim karlı çıkıyor peki? Heee. İşte zurnanın zırt dediği yere geldik. Burada mekan sahipleri karlı çıkıyor. Gibi görünüyor en azından. O adam müzikçalar adamın sırtından para kazanıyor gibi görünüyor. Netekim kazanıyor da. Ama güç bela. Onun da başka başka mekanlarla rekabet etmesi lazım. Onun da akşam eve ekmek götürmesi lazım. O yüzden ne yapıyor, gönderiyor çırağı, 50 liraya üç tane mikrofon aldırtıyor haliyle. Neden? Maliyeti kısması lazım. O adam da ekmeğinin peşinde. Onun için önemli olan müziğin kalitesi değil haliyle. Para kazanmak için çalışıyor o da.

Şimdi Yutun kardeşim (bak kardeşim diyorum, o biçim empati kuruyorum anlamında diyorum bunu) için önemli olan tabi ki para değil sevgili blögır. Onun için önemli olan çaldığı müzikten zevk alıyor olması. Onun ürününe koyduğu fiyat da bu. Yani sevgili blöggır hafız kanka, fiyat sadece para ile olmuyor. Onu söylemeyi unuttum sana yani. Çeşit çeşit fiyat var. Mesela yaşlı adamı karşıdan karşıya geçiyorsun, o da sana dua okuyor, allah sevdiğine kavuştursun diyor. Senin fiyatın bu işte. Adamı beleşe geçirmiyorsun karşıdan karşıya. Ama para verseydi daha iyi olurdu şüphesiz. Sen de böyle bir insansın işte. Defol, yıkıl karşımdan. Fakat sevgili paragöz blogger kanka, Yutun’la kendini karıştırma bak.

- Yutun bir gönül adamı.
            - Maşallah hocam.

Fiyat sevgili blogger, bir arz talep meselesi. Yani mesela senin elinde bir ürün var, onu satmak istiyorsun. Bir değer biçiyorsun o ürüne. Bir başkası geliyor, bakıyor senin ürününe, senin biçtiğin değerden fazla değer biçiyorsa koyduğun fiyattan satın alıyor o ürünü. Ama senin koyduğun fiyattan daha az değer biçiyorsa almıyor artık. Ya da daha da ilginç olan şu: Mesela alıcının biçtiği değer senin biçtiğin fiyattan daha yüksek, ama başka bir adam senin malının çok benzerini daha ucuza satıyor, alıcı da gidip daha ucuz satan adamdan alıyor. Halbuki senin sattığın malı alınca da karlı olacaktı. Ama o daha fazla kar etmek için daha ucuz satan adamdan alıyor malını.

Şimdi şüphesiz sen bunu yapmazsın sevgili blogger. Yani “aman daha çok kar edeyim, o yüzden satın alacak gücüm olsa bile gidip atlet-don takımına 30 lira bile verebilecek kadar para kazanıyorken gidip 3 lira vereyim tahtakalede” diye düşünmüyorsun. Onu biliyorum. Ama böyle düşünen insanlar var. Şüphesiz aramızda değiller onlar. Biz hepimiz süper insanlarız. Ama dünya böyle değil. Bu blogu okumayan başka başka insanlar hep daha çok kar edelim, daha çok kar edelim diye kafayı çizmişler. Heyhat. Hani kızıyoruz ya çok zengin adamlara iki don-atlet takımına 3000 lira verdi diye falan, bence kızmayın. Tahtakaleden 3 liraya alıp kalan 2997 lirayı cebine atsaydı senin için daha mı iyi olacaktı sanki. Soruyorum sana?

Dünyanın kuralı da bu. Ne yazık ki böyle gelmiş. Ama böyle gitmemeli bence. Çünkü neden? Ortada ürettiği ürünleri gerçek değerlerinden değil de ne yazık ki maliyetlerinden satan insanlar yaratıyor bu sistem. Müzisyenler bunlardan sadece bir kısmı, buna benzer bir de sepetçiler var. Marangozlar da aynı sorundan muzdarip. (Mustarip mi yoksa?) Duvarcılar, çiçekçiler, çöpçüler ve akademisyenler için de aynı durum söz konusu. Kimse gerçekten ürettiği değerin karşılığını alamıyor. Mesela sevgili blogger, çöpçü bir hafta gelmese evin-sokağın afedersin b*k gibi kokar. O kokuyu bertaraf etmek için bissürü paralar bayılmaya razı olmak zorunda kalırsın. Ama çöpçü yoldaşım düzenli gelip üç paraya senin çöpünü temizler. O da ekmeğinin peşinde.
Demem o ki sevgili blogger, ne zaman ki çöpçüye gerçekten ürettiği değerin karşılığını vermeye hazır olursun, işte o zaman ürettiğin ürün için kendi biçtiğin değeri istemeye hakkın olur.

Fakat değer dediğimiz kavram da tamamen öznel ve gizli, insanoğlu da tam bir p*çkurusu olduğu için kimse kimseye hakettiği değerin karşılığını vermez. Bu dünyanın düzeni böyle.

Oskar amcanın lafına geri dönecek olursak, bir malı daha pahalıya alacak maddi güce sahip olduğu halde, nerede daha ucuza satıldığını bilip gidip ordan alan ve üçün beşin hesabını yapan adam kadar pis kapitalist yoktur bu dünyada. Haa, ama daha pahalıya alamıyorsan, eyvallah, git ucuzundan al.

-Çok doğru dediniz hocam, maşallah.
-Maşallah, inşallah, kafamı s*ktin sabahtandır, bir yazıyı yazdırtmadın yedi gündür.

23.04.2011 – Toulouse / 30.04.2011 – Paris 

4/18/2011

Bağır daha çok bağır!!!

Ya o değil de Müzisyenin hakkı nedir ve nereden doğar? Bu yazımın temel sorusu bu. Müzisyen her şeyden önce insan olduğuna göre, insan oluşundan kaynaklı hakları saklı ve bakidir. Ama mesleği özelinde hak ettiği çok şey vardır ve bu hakların aslında diğer meslek alanlarındaki haklardan kategorik olarak pek bir farkı yoktur. Her işin sağlıklı yapılabilmesi için belirli şartlar gereklidir ve bu şartların sağlanmasını talep etmek o işi yapanın en temel hakkıdır.

“Davulcunun, zurnacının, çalgı çenginin ne hakkı olabilir ki? En nihayetinde insanları öyle ya da böyle eğlemeyi meslek edinmişlerden bahsediyoruz. Nedir ki yani, 2-3 saat çalıyorlar alt tarafı ne hakkı ne hukuku?” diyenler, topunuzu eşekler öpsün inşallah.

İster okullu ister alaylı olsun, müzisyen toplumun büyük kesiminin hakir gördüğü bir alanda olmasına rağmen gecesini gündüzünü bu işe ayırmış olan bir zattır. Yani bir anlamda topluma rağmen toplumun duygu dünyasına besin olan bir üretimin öznesidir müzisyen. Müzisyen yıllarca hakir görülerek, küçümsenerek, ciddiye alınmayarak, çalışır. Bunun altındaki motivasyon çoğunlukla aşktır. Seslerin büyüsüne aşık olur, onun gücünü tanır ve önünde eğilir müzisyen. Fizikçinin atoma aşık olması gibi bir şey bu. Zaten kurcaladığı şeyin doğasına, yapısına, gücüne, zayıflıklarına kısacası bütününe aşık olmamış olan birisi kurcaladığı ne olursa olsun fazla ileri gidemez. Potansiyelini gerçeğe dönüştüremez. Bunu başardığını zannedenlerin çoğu da başaramamıştır zaten. Aradığını bulamamaktır işin özü. Bulamadığını kabullenmek ama yine de aramaktan geri duramamaktır. İşte bu hislerle çalışır durur müzisyen. Verilen emek hiçbir şey ile kıyaslanamaz (zaten hiçbir emek bir diğeriyle kıyaslanamaz. Bu noktaya ailemizin iktisat uzmanı sevgili aleksi itiraz edebilir, ama tartışmaya açık bile olduğunu düşünmüyorum bunun. onu söliyim aleksi. İstersen okuru etkileyebilirsin ama beni asla, aklından bile geçirme). O yüzden emek sadece 2-3 saatle sınırlı değildir. Yılların emeğidir ve çok değerlidir.

Nedir bu emeğin hak ettiği. Ben henüz başlamış saydığım sahne maceramın şimdiye kadarki kısmından anladım ki, tek bir sözcükle bütün bu haklar tanımlanabilir. Mutluluk. Müzisyenin en temel hakkı sahneden mutlu inebilmesinin koşullarının yaratılmasıdır. İyi bir ses sistemi, sağlıklı bir akustik tasarım, enstrümanları tanıyan, yaptığı işi bilen ve hakkını veren bir ses teknisyeni ve mühendisi, kaliteli, ihtiyaçlara yönelik olarak çeşitli ve yeterli sayıda mikrofonlar. Şimdilik aklıma gelenler bunlar. Yani kısacası geriye sadece insan faktörünü bırakan bir takım teknik gereklilikler. İşte bu saydıklarım müzisyenin en temel hakları. Ancak bunlar sağlandığında gerisi müzisyene kalır. Aksi bir aşçıdan tencere, tava olmadan yemek yapmasını beklemek gibidir. Biyologun mikroskobunu alıp 'Haydi araştırmaya devam!' demek gibidir. Yukarıda saydıklarım sağlanmadıysa müziğe gelene kadar çok şey araya girer. Müzisyen ile amacı arasındaki mesafe inanılmaz bir hızla artar.

Bir çok işletmeci bunu kavrayamaz. Keşke böyle olmasaydı, ama maalesef bir çoğu paradan başka bir şeyi düşünmez, düşünemez. Sonuç müzisyenin önünde yeni bir engel daha çıkmasıdır. Zaten toplumsal algının acımasızlığına rağmen yaptığı bu değerli işi, bu sefer de para hırsının kesintici zihniyetine kurban eder. Ama işletmeci burada da durmaz. Ses sisteminin zavallılığına aldırmaksızın mekanını insan doldurmakla yükümlüdür o. Bazı mekanlar öyle kalabalık olurlar ki, müzisyen insan uğultusundan kendi sesini duyamaz. Sahneye insan taşar, mikrofonlar devrilir, ama mekanın o viran olasıca kapısı bir türlü kapanmaz. Ve o gece süper çalmış olur müzisyen, işletmeci öyle der. Ama bir de gece boş geçerse yandın müzisyen hafız, adamdan saymazlar seni. Çok kötü bir performanstır o. Paranı vermezler kimi zaman, mekanı dolduramadın derler sanki bu müzisyenin sorumluluğuymuş gibi.

-Mikrofon mu alınacak, git oğlum şu 50 liralıklardan 3 tane al gel, kablo da yaptır ama çok uzun olmasın ha pahalıya gelir.

-Mikrofon ayağına gerek yok, kırıkları bantlayın ama bunu da en dandik kahverengi koli bandıyla yapın ki iğrenç görünsün.Estetik kaygılara gerek yok.

-Bu mikser yeter kardeşim, alt tarafı bir avuç insanı eğlendireceksiniz, yeni miksere gerek yok.

-Monitör çok mu tiz.hmmm… Ama onların hepsi birbirine bağlı tonlayamayız ki, idare edeceksiniz.

-Ya herkes kredi kartıyla ödedi o yüzden kasada para yok, haftaya vereyim paranızı.

-Mekan bomboş arkadaşım. Müşteri yok, e kusura bakma ama sana da para mara yok.

Bu işletmecinin sesidir okur kişi. Bütün bunların üstüne bir de ne der biliyor musunuz? "Ha şu grup mu? Bizim çocuklar ya. Çok ekmeğimi yediler. Benim sayemde bu günlere geldiler." Bak sen şu işe.

Doğrudan bu cümleleri kurmaz muhtemelen işletmeci (kuran varsa da içlerinde en dürüst olanı odur herhalde). Hatta bu işletmeciler arasında haktan hukuktan dem vuran, sosyal ve çevresel duyarlılıkları olanlar da vardır. Bir kardeşinin, bir dava arkadaşının, cumartesi annelerinin, eşcinsellerin, ne bileyim ezilenin, hor görülenin hakkını canhıraş savunanlar da vardır. Doğanın katledilmesine içi acıyanlar ve sözünü sakınmayanlar da vardır. Fark etmez. Misal Sırrı hocaya oy atacak benim tanıdıklarımın çoğu. Atsınlar, anlamadan atacaklar. Belki bir kısmı eşiniz dostunuzdur müzisyen okur. Hiç fark etmez. Bir fabrikanın daha fazla kar edebilmek adına arıtma sistemi kullanmaması ve çevreyi katledip insan sağlığını tehlikeye atması ile bir mekan sahibinin/işletmecisinin giderleri azaltıp karını yükseltmek adına teknik giderleri kısması ve kapasite üstü seyirci alması arasında kategorik olarak bir fark yoktur. Sonuçta bir ömürlük çalışma, emek ve aşk, her gece yüzlerce farklı yerde bir gecelik kazanca karşı mütemadiyen kurban edilir.

Çalanı da dinleyeni de tepeden tırnağa kavrayabilen bir mefhumdur müzik. Gücü öyle büyüktür. Dokunuşları öyle derinlere uzanır. Biz müzisyenler ise bu meczup etiketi yemiş halimizle bu şahaneyi ezdirmeye, bu potansiyel gücü gerçekleşme ihtimalinden uzaklaştıranlarla çalışmaya devam edecek miyiz? İkinci soru da bu. Bir yol bulmak gerek. Bir şekilde anlamalarını, anlamıyorlarsa da mecbur kalmalarını sağlamak gerek. Hiçbir yol bulunamıyorsa, oturup evde çalmak gerek. Misal performanssız bir İstanbul, bu oyuna kendini kaptırmışlar için büyük bir tehdit olmalı. Bir düşünün derim ben. Nasıl olsa meczup değil miyiz? Ne yapsak yeridir sanki.

p.s. Can Yücel’in bir aralar sosyalizm için sarf ettiği (iddia edilen) bir lakırdı var: Sosyalizm tüzük değil büzük ister. Bu lafı hatırlamakta ve her alana uyarlamakta fayda var lakin yazımı bitirirken şunu haykırmak istiyorum: Nerde bizde o büzük? Geçiniz lütfen.

2/18/2011

Vapurlar Falan

O değil de, hayat ne tuhaf lan. Şimdi "hayat ne tuhaf, vapurlar falan" diye devam ettirmemi bekliyorsun sevgili okur, biliyorum. Yani evet, vapurlar da tuhaf. Kocaman metal yığını suyun üstünde duruyor falan. Ben duramıyorum mesela. Yüzmek için yaratılmamışım. Vapurlardan da daha tuhaf bir şey ise uçaklar sevgili okur. O da kocaman metal yığını ve havada duruyor. Ben duramıyorum mesela. Uçmak için yaratılmamışım.

Bu ikisinden de daha tuhaf olan şey ise insanoğlu sevgili okur. Uçamıyor, yüzemiyor ama tuhaf işte.
Şimdi mesela bir ajanda var, metis yayınlarından çıkan. Nefret suçları ile ilgili. (Geçen sene de inanç özgürlüğü ile ilgili bir ajandaları vardı İllallah diye. O da çok güzeldi.) Neyse işte, ben tee frenk memleketlerinden merak edip arkadaşlarıma aldırttım ajandayı, elime ulaşır ulaşmaz açtım, okudum. Kitaplığımın başköşesine koydum falan. Ama öte yandan Türkiye sınırları içinde kitap evleri bunu satmayı yasaklamışlar baskılardan ötürü. Hatta kitapçı basıp "bu ajandayı satmayacaksınız" diyen insanlar olmuş. Yani şimdi bana gelip deseniz "ironiye süper bir örnek ver" diye, bu kadar güzel bir örnek veremem. Nefret suçlarına karşı yayınlanan ajanda nefret suçuna kurban gitmekte. Ajandayı alıp okusalar belki adam olacaklar ama onlar kendileri okumadıkları gibi bir de başkalarının okumasına da engel olmak istiyorlar.

Yani ben zaten nefret suçlarının kötü olduğunu bildiğim halde arkadaşlarıma da binbir zahmet vererek ajandaya ulaşmaya çalışıyorum, açayım okuyayım feyz alayım diye. Bu arkadaşlara bir kitapçı uzaklığında bu ajanda. Ama yok arkadaş, adam kendisi için almadığı gibi başkasının da almasını engellemek istiyor.

İşte bunu yapan da insanoğlu, uçmak ve yüzmek için yaratılmadığı halde uçak ve gemi yapıp uçan ve yüzen de insanoğlu. Dedim ya, insanoğlu en tuhaf.

2/14/2011

Kafirim ben

O degil de az önce olanlar dizlerimi titretti. Ne mi oldu sevgili okur? Kimsenin başına gelmesin türünden can sıkıcı bir şey.
Kapı çaldı. Dürbünden baktım bir adam. Adama benziyordu gerçekten, açtım kapıyı. Elinde bir takım dini kitaplar vardı (keşke yayınevine baksaydım da deşifre edebilseydim). Hiçbir şey söylemeden burnuma doğru uzattı kitapları. 'Nedir bunlar satıyor musunuz?' diye sordum. 'Satmak değil amacımız. Destek olun bize' dedi. Kime destek olacağımı sormadım. İlgilenmediğimi söyledim. Kapıyı kapatır kapatmaz 'Yezid, kafir, senin gibileri nasıl barıdırıyorlar müminler, yanacaksın....' diye yüksek perdeden haykırmaya başladı. Bir kaç şey daha söyledi. Kapıyı açtım tekrar, dini inançlarımın kimseyi ilgilendirmediğini, saygısızlık yapmamasını söyledim. Algılayamadı bir süre. Sonra yine cemaat seni barındırmamalı falan gibilerinden söylenirken, 'Cehennem varsa eğer sanırım orada sen yanacaksın ben değil.' dedim.
Kapıyı kapatırken cehennemi karıştırma diye bağırdığını duydum.
That's all folks

2/04/2011

Değişmek Sevişmektir

O değil de sosyal sorumluluk çalışmalarını ucuz kahramanlık ya da sistem yaması olarak tanımlayan cevval akademisyenler, teori makinaları, devrim arabaları ve marabaları sözüm size. Ben size teori üretmeyin, devrim yapmayın demiyorum. Bunları yine yapın. Çok da güzel olur, çok da iyi olur bence. Ama önce tanımayı öğrenin, yani tanışmaya çalışın.

Son 3-4 yılda bildiklerimin çoğunu unuttum. 'Ulan zaten ne öğrenmiştin ki 27 yılda' diyenler olabilir. Bunu diyenler yaşımı bildiklerine göre beni tanıyan insanlardır. Bunu söylediklerinde 'harbi lan. amma uçuyom ben de aq.' derim. ıghhaha diye ergence kahkaha atarız. Gülüp geçeriz. Kendi aramızdaki muhabbetten ötürü bunlar olur. Hukuğumuz var sonuçta. Siz karışmayın. Akıl yaşta değil baştadır. Size cevabım bu. Laubali olmaya gerek yok. Unuttum bildiklerimi çünkü ezberim bozuldu. Ezberim en klişe tabir ile yaşama dokunmayan, bütünlüğe öykünmeyen ama yaşamı bütünüyle kavradığını iddia eden bilgiler, yorumlar idi. Pişman değilim. İyi ki varlar, iyi ki girdiler hayatıma. Başımın içinde yerleri var. Bilgi candır.

Ama en can bilgi kulaktan, gözden beyne dolan değil, insanın tüm varlığıyla öğrendiğidir. O yüzden deneyim candır. Günlerden bir gün bildiklerimden yola çıkarak bir ukalalık yaptım. Haddimi bilmeden bir işe kalkıştım. Aha burada yazılarını okuduğunuz cengaverler de 'Biz de varız.' dediler. Oturuldu, bilgiler paylaşıldı, yenildi, içildi, haritalara bakıldı, yollar rotalar belirlendi, yenildi, içildi, işe girişildi, yenildi, içildi. Yollar beni bir sosyal hizmet projesi olan Tarlabaşı Toplum Merkezi'ne getirdi. Orada bir sürü çocukla tanıştım. Mübalağa yok arkadaş. Harbiden bir sürü. Beynim döndü 3 yılda. Hayatım her anlamda değişti. Çocuk çok saçma olabildiği gibi acaip de bir şey.

Şimdi şöyle anlatayım. Yazın birinde bizim yazlığa annemgilin öğretmen arkadaşları geldi. İki rehberlik öğretmeni evlenmiş çocukları olmuş, aradan 4-5 yıl geçmiş çocuk büyümüş. O noktada hayatlarımız keşişiyor. Bir akşam üzeri, mangal ardı okey masasında o çocuk şu cümleyi kurdu: "Sütümü içtikten sonra dişlerimi fırçalayıp yatacağım. Değil mi anneciğim?" Tüylerim diken diken oldu. Bu neydi? Nasıl böyle bir çocuk olabilirdi? Ağzını burnunu kırasım geldi ne yalan söyliyim.

Oysa Tarlabaşı'nda sağa sola ağır siklet küfürler savurarak gezen diyaloglar üzeri kardeşimiz Şeref'in karnesinde bütün notları pek iyidir. Küçük jön Ferhat ise aşkı uğruna felsefecilik yapmak isteyecek kadar cesur bir arkadaşımızdır. Tahminim hiç biri baby tv izlememiştir.

Tanıyın bu çocukları. Ya da başka çocukları. Tanıyın ki kendinizi de tanıyabilin. Tanıyın ki haddinizi bilin.


Aslında sadece linki paylaşacaktım, gaza geldim, sinirlerim kalktı. Kusura bakmayın. Çok duygusal ve asabiyim. Hamile miyim lan yoksa?


1/30/2011

bir hitap şekli olarak hafız ya da tayt can mıdır?

"o değil de tayt can mıdır, hafız? " diye sordu. Candır dedim. "Altına ne yaptırayım?" diye sormaya devam etti. Her şey bir kebapçı arka planında olup bitiyordu. Yanıldığımızı anladık. Bu Semiramis'in değil, düpedüz kebapçının rüyasıydı. Kandırıldık.

Ben altına topuklu alayım diye atıldım. Hafız çizme tercih etti. Hafız, çizme kokutmasın, sonra midene dokunuyor diye uyaracak oldum, "karışma sen" diye payladı beni.

O sırada garson siparişleri getirmiş başımızda dikiliyordu. "Döner kimindi abi?" diye sordu.

"Dönerse senindir, yengense benim" dedim.

1/26/2011

liberaller kibareller polemikler blumikler

O değil de tam iki sene olmuş bugün. Hiçbir şey olmadı mı, görmedim mi acaba yazmaya değer. Ancak bakıyorum yazarlar kafa karışıklığından kurtulmuş tartışma platformu kurmuş. En azından ikisi. Yutun epeydir atarlı, malum. Aleksi de bulunduğu yerin ismindeki bir iki harften ötürü büyük aksiyonu kaçırır durumda.

Yutun liberallere kızmış, aleksi de “ne olacağıdı yani onlar liberaller işte, hem öyle yapmasalardı da öteki türlü yapsalardı ne değişecekti” demiş. Tutmuş somut öneri istiyor.

Liberallerin halini Yıldırım Türker özetlemiş:“AKP’nin ‘demokrasi ülküsü’ müsameresini meşrulaştırmak, her pislediği yere bez koşturmak değildi mutlaka ‘liberallerin’ amacı. Onlar işçisinden, emekçisinden, gencinden, sanatçısından tamamıyla umudu kesmiş oldukları memleketin düze çıkışını statüko dışından bir muhafazakâr yiğide destek vermekte gördüler. Orduyu hizaya getirerek militarizmin palet izlerinin silinivereceğine inandılar. AKP’nin derdinin orduyla olduğuna inandılar. Aynı militarist kafanın, aynı kan pıhtısı milliyetçiliğin ürünü olduğunu görmek istemediler.Liberaller, kendi yazdıkları AKP’yi destekleyegeldiler. Sağcı muhafazakâr bir partinin bu memleketi aydınlığa çıkaracak yegane güç olduğuna iman ettiler. Oysa AKP’nin ampulü ortadaydı. Şimdi Erdoğan’ın değiştiğini, ceberut bir dile sarıldığını, ordusuyla işbirliğine girdiğini söylüyorlar. Söylediklerinde doğruluk payı var mı? ”

Bir önceki genel seçimde de mhp ile seçim işbiriliği yapmaya hazırlanan chp’dense akp’ye oy vermeyi tercih etti bu insanların çoğu. Neden? Alternatifleri yoktu çünkü. Bakıyoruz ki bu alternatif yok diye kötünün iyisini seçip, birini seçmemenin de bir seçim olduğunu unutanlara kızmakta, yutun haklı. Alternatif üretmek konusunda önerisi olup olmadığını sormak konusunda da aleksi haklı. Aleksi somut bir alternatif yaratmanın gerekliliğine, sözü geçen insanların düşünme biçimini göz önünde tutarak inanıyor kanımca, ama tümünü reddedecek bir çoğunluk olmak da değişimi başlatmak için yeterli bir güç demektir. Mevcut örgütlenmelerde düşüncelerine uygunluk bulamayan birinin önünde iki yol vardır: yeni bir örgütlenme oluşturmak ya da mevcut örgütlenmeleri fikrini almaya mecbur kılmak ve değişime zorlamak. Bu direniş, boykot demektir. Herkes parti programı yazacak değil ya. Birey olarak vazgeçmememiz gereken aklımız ve vicdanımızdır.

Herkese hakkını dağıttım. Şablon bu değil. Sen hiç gri kağıda basılmış kitap gördün mü?alıntı yapabiliyo muyduk ya la?

1/25/2011

Hey, Sakin Ol Şampiyon

Evet, sana diyorum. Sakin ol adamım. Elindeki silahı yavaşça yere bırak. Sana zarar vermeyeceğiz. Sevgili Yutun, bir durul artık. Bir sakin ol. Sakin.

O değil de, bu yetmez ama evetçilere karşı kitlenin şöyle bir argümanı var: "Referandumda yetmez ama evet" diyenler "hayır" deseydi anayasa değişikliği olmayacaktı. Eğer böyle bir argümana sahipsen (ki bu argüman ne kadar doğru, tartışılır) sana şunu diyeceğim. Şimdi referandum meferandum, demek ki sen demokrasiye inanıyorsun. Yani orada insanlar hayır deseydi şu anda ülke daha iyi olacaktı sana göre. (Neden daha iyi olacaktı onu da anlamış değilim, bence tamamen alakasız, sanki ülkedeki her skim anayasaya uygun yürüyor aminakim, ama neyse). Madem demokrasiye bu kadar gönülden inanıyorsun, o zaman neyden korkuyorsun bebişim. Eğer dediğin gibi yetmez ama evetçiler pişman olup bir dahaki seçimde akepe karşıtı oy kullanacaklarsa, o zaman no problem yani. Gider cehapeye oyumuzu veririz, olur biter. Cehape de ülkeyi ultra laik demokratik atatürkçü olarak yönetir. Sorun değil yani. Yetmez ama evetçilerin pişman olmamasından mı korkuyorsun? Evetçilerin hep çoğunluk olarak kalmasından mı korkuyorsun? O zaman sana kötü bir haberim var sevgili Yutun. Ne yazık ki böyle çoğulcu demokrasilerde her zaman çoğunluğa karşı domalan bir azınlık oluyor. Surprise surprise.

Şimdi sana sorarım sevgili Yutun, sorun ne? Geçen sefer de demiştim, madem bütün bu siyasi olaylar über süper demokratik yürüyor, siyasi olaylar seçimde verdiğimiz iki evet oyuna bakıyor, o zaman bir dahaki seçimde değiştiririz seçimimizi yani. Neden korkuyorsun?

Referandumda hayır çıksaydı yargıtay bekaretle ilgili kararını vermeyecek miydi yani? Anlamıyorum ki...

Yani demem o ki, all in all, nedir derdin sevgili Yutun? Bana söyle hele. Sokul yamacıma yamacıma, usul usul. sakin sakin anlat derdini Yutun.

Bana esmeyi anlat, Yutun. Bana sevmeyi anlat.

Öpüyorum seni bebişim. Mucks.

EVET EVET EVET, kabul ediyorum evet.

O degil de bu ‘yetmez ama evet’çilerin hali ahvaline fena takıldım ben arkadaş. Çok pis düşünüyorum onları. Böyle pis pis düşüne düşüne taktım işte kafayı. Kafayı atsaydım daha mı iyi olurdu acaba? Bilemiyorum. 
Bir hafta kadar oldu Yargıtay’ın bekaret konusundaki ilginç tavrı gazetelere haber olarak düşeli. Yargıtay bekaretin evlenen kadında bulunması gereken bir vasıf olduğuna karar verdi. Dahası söz konusu karara vesile olan davada, kadının bakire olduğunu söyleyen raporlara değil yeni evlendiği karısının bakire olmadığını söyleyen adamın sözüne biat etti bütün yargı. Bu olay façabuk profil sayfalarında da paylaşılmak suretiyle hepimizin aklına şaşkınlık olarak yansıdı.

Bana bu yazıyı yazdıran ise bu paylaşımlardan birinin altına bir arkadaşımın yaptığı “Yargıtay her zaman milliyetçi, ahlakçı ve ataerkil bir kurum olageldi. Niye bu kadar şaşırdığınızı anlayamadım.” şeklindeki yorum. “Yargıtay'ın milliyetçi, ahlakçı, ataerkil olduğuna inanıyorsun da, AKP'nin totaliter, baskıcı, ahlakçı, islamcı, ataerkil olduğuna niye inanmıyorsun? Yoksa göl gerçekten maya tuttu da biz mi kaçırdık?” dedim ben de kendi kendime. Sonra ulan niye kendi kendine söylüyorsun bunları diye sordum kendime. Sonra niye kendi kendine soru soruyorsun ortağım diye kızdım kendi kendime, sonra niye kendi kendine kızıyorsun salak mısın derken aklıma burası geldi. Blogumuz var lan, aslanlar gibi yazarım yazımı, yaşasın sanal medya diye bağırdıktan sonra, bir daha kızdım kendime. Baktım olacak gibi değil, önce bir soğuk duş alıp sakinledim sonra da oturup yazdım gitti.

Şimdi bence bu ve benzeri olayları hala 'zaten böyleydi ne bekliyorduk ki' hissiyle münferit olarak okuyorsak (ki bence doğru bir okuma değil) bu bile, mevcut iktidarın 10. yılına yaklaştığını göz önünde bulundurduğumuzda, siyasal islam gölüne bir kaşık demokrasi söylemi çalmanın kaymaklı yoğurtla sonuçlanmayacağının göstergesidir. Kaldı ki bu şekilde yorumladığımız her olayda mevcut olan başka bir potansiyeli biraz daha gözden kaçırıyoruz, akp'nin bütün bu 'münferit'lerdeki temel prensipleri evrenselleştirebilecek bir potansiyele sahip olduğu unutulmamalıdır. söz konusu yukarıdaki olayda mahkemenin gerekli vasıf olarak tayin ettiği bekaretin bu haliyle bir yasa tasarısı olarak meclise gelme ihtimalinin küçümsenmeyecek kadar yüksek olduğu apaçıktır. akp'de bu kibir, özgüven, ataerkillik, fütursuzluk, kısacası bu potansiyel var.

Türkiye İran olacak demiyorum. Bunun olabileceğine inanmıyorum. Dahası mevcut siyasi-ekonomik projenin bu kadar kof olabileceğine inanmıyorum. Amma velakin, AKP’nin mazlumluğuna ve demokrat vitrinine kanan (ki bu artık bir çok kişi tarafından terk edilmiş fena halde iyimser bir yorumdur) bunca sözüm ona, solcu, ezilenden yana, aydın, kanaat önderi, okumuş etmiş genci yaşlısı insanın ben ve benim gibi düşünenleri çılgınca bir indirgemecilikle şeriat korkusunun titrettiği akılsızlar olarak görmesi ve referandumda verdiğimiz hayır oylarını veya boykot kararlarını, chp’cilikle, 12 Eylülcülükle suçlayarak olası her tartışmayı yokuşa sürmesi, faydalar faydası fikir teatisinin yolunu tıkaması, kısacası çamura yatıp üstüne bir de yuvarlanması beni düşündürüyor. Yetmez ama evetçilerin samimiyeti üzerine istemeden düşünüyorum.

Şimdi bu arkadaşlar ‘yetmez’ diyerek neye işaret ediyorlardı? Birkaç şey olabilir. Mesela tamam demişlerdir, 12 eylül anayasasını istemiyoruz, siz de şimdiye kadar askeri vesayetten çok çekmiş mazlum insanlara benziyorsunuz, varın değiştirin anayasayı ama biz şerh koyuyoruz demek istemiş olabilirler. Nedir bu şerh,şu kuşkudur mesela: “Anayasayı yenileyeceksiniz ama bakalım demokratik olacak mı?” Gözümüz üstünüzde demektir bu.

Gözleri üstlerinde mi peki? Benim gördüğüm kadarıyla bir çoğu sus pus oldular olan bitenler karşısında, utandılar mı verdikleri karardan artık nedir bilinmez. Ama bazıları ise – ki bunlar yazar çizer ve bolca okunur insanlar – yiğitliğe bok sürdürmemek adına olsa gerek akp’ye de bok sürdürmemeye başladılar. Mesela alkollü içkilerle ilgili yasal düzenlemeleri sıradan bir AB düzenlemesi olarak okumak gerektiğini vurguladı bu insanların bir kısmından oluşan bir örgüt. Hani şu tayyip* zulmüne değil teşekkürlerine nail olmuş olanlardan biri var ya, o işte. Bildin mi? Neyse bunu böyle görebilmek için silah ruhsatı alabilme yaşını 18 ila 21e indiren yasal düzenlemelerden haberdar olmamak lazım. Bu iki değişikliği bir arada okuyamamak için ise gerçekten ya dalgınlığın daniskasını yapıp ikinciyi gözden kaçırmış olmak gerekiyor, ya da samimiyetsiz, iki yüzlü olmak gerekiyor.

Uzun lafın kısası, yetmezin altını doldurabilmek için samimi olmak gerekiyor arkadaş, yetmeyen yerde yeteni talep edebilmek gerekiyor. O talebin sonunda sahte suçlamalar ve belgelerle mahpus damını boylama ve içeri girerken sırıta sırıta dışarı çıkmakta olan hizbullahlarla karşılaşma ihtimali olsa bile… 
O sebepten, kamuoyunda ‘yetmez ama evet’ sloganın sözcüsü addedilen unsurlara sesleniyorum. Direk ‘evet’ olsun sloganınız. Hatta EVET olsun. Çünkü sandıktan evet çıkmış olması size yetmiş görünüyor. Yetmez’in altı boş kaldıysa kaldırıp atacaksın arkadaş. Ne kafalar karışsın, ne de niyetler değil mi? Ak göt kara göt çıksın ortaya.

(*yazarken fark ettim ki, tayyip yazıp boşluk bırakınca baş harf otomatik olarakbüyüyor. T oluyor çat diye. İlginç geldi, bir de mehmet yazıp boşluk bıraktım. Durum aynı. Allah allah dedim bir de ali yazdım olmadı. Küçük kaldı. Vaktim olmadığı için başka isimlerle deneyemedim ama yakın zamanda deneyeceğim. Yine de aklınızda bulunsun, bu wordün türkçesi sünni olabilir diyerekten haydi yandan.)

12/20/2010

Sosyal Sözleşme - Soysal Restleşme

O değil de, Rousseau da zamanında amma romantiklik yapmış ha, hem de daha romantizm akımı Prusya'da tohum iken. Ahaha, bildin sevgili okuyucu, bildin. Sosyal sözleşmeden bahsedeceğim. Hazır Yutun Beyin fitilin ucunu yakmışken, ben de torpili itin g*tüne sokayım diye düşündüm. (Disclaimer: Bu yazı yazılırken hiç bir it zarar görmemiştir). Siyasi konular üzerine iki kelam edeyim istedim. Önceki yazıya iki cevap vereyim istedim. Yalnız hemen uyarayım sevgili okuyucu, ben öyle ciddi ve kışkırtıcı yazamayacağım. 
Konuya Rousseau'dan girdim madem, ondan devam edeyim. Neden Rousseau? Niye romantik bu adam? Hizmetçisine, ondan iki tane çocuk peydahlayacak kadar aşık olduğu için değil şüphesiz. Liseden hatırladığım iki satır bilgi doğruysa bu Rousseau kişisi, insanoğlunun vahşi hayatta, toplumlar kurulmadan önce, iyi ve güzel olduğunu düşünen bir kişi. Bunu düşünmek için ne kullandığı ise muamma. Çünkü LSD henüz üretilmeye başlanmamış o dönemlerde. Bu kafaya sahip olmak için çok fazla alkol alıyor olmalı Rousseau birader. Rousseau'nun tam tersine insanoğlunun vahşi hayatta kelimenin tam anlamıyla vahşi olduğunu düşünen bir de Hobbes kişisi var. Hobbes da bir pür realist. "Kanunlar olmazsa insan insanı s*ker" diyor kısaca. Bu ikilinin üstüne çağımızın en tırt filozofu olarak ben, Aleksi, diyorum ki: İkinizin de canı cehenneme sizi 18inci yüzyıldan kalma eski kafalılar sizi.

Neden böyle diyorum? 
Neden olacak, bu iki düşünürün de yanıldığı bal gibi ortada. İnsanoğlu Rousseau'nun dediği gibi "aslında iyi çocuk ama çevresi kötü" bir durumda değil.  Ya da "çok zıpçıktıydı, askeri okula yolladık, hizaya geldi" durumu da yok. İnsanoğlu her zaman kötüydü, her zaman da kötü olacak. Daha şimdiye kadar yaptığı tek bir düzgün iş yok şu insanoğlunun. Hadi gelin itiraf edelim, hangimiz bazen utanmıyoruz ki insanlığımızdan. Doğayı tahrip eden tek yaratığız. Canını koruma ya da yemek yeme amacı gütmeden diğer hayvanları ve hatta kendi cinsini öldüren tek yaratığız. Sevdiğimiz insana acı çektiren tek yaratığız. (Kabul ediyorum, burayı forward maillerden kopyaladım). Herşeyimiz yapay, herşeyimiz kolpa. 

Özetle, insanoğlu kötü. Özellikle de yaptığı kötülüğü meşrulaştırabiliyorsa. Bu konuda çeşitli sonu kötü biten deneyler yapılmış geçmişte. Bu deneylerden birinde bir grup denek ikiye ayrılmış suçlular ve gardiyanlar olarak. Deneyin sonu hüsran. Aslında gardiyan olmayan gardiyanlar ellerine meşru bir şekilde otorite olma gücü geçince aslında suçlu olmayan suçlulara işkence yapmaya başlamışlar. (Das Experiment adıyla alman yapımı bir film olarak sinemalarda oynadı bak, git izle sevgili okuyucu). Bir başka deneyde de hiçbir şeyden haberi olmayan bir deneğe, onu görmeyen başka bir adama elektrik vermesi istenmiş. Bu adam elektrink vermeyi reddedince "ama deney için gerekli bu" denmiş adama. Adam da "ya ben hayatta vermem ama madem deney için gerekli, vereyim o zaman" demiş, elektrink vermeye devam etmiş. Bu şekilde onlarca denekte aynı sonuca varılmış. Korkma okuyucu, neyse ki aslında elektrinnnk alan kimse yok. Rol icabı alıyormuş gibi yapıyor elektrinkli sandalyede oturan adam. (Şimdi  bu deneylerin wikipedia linklerini de vermek isterdim ama link verince nasılsa gidip okumuyorsun, ben de hikaye gibi anlatayım dedim. Zaten buraya kadar okuduğun bile meçhul)

Buradan gördüğümüz üzere değerli okuyucu, insanoğlu içinde her zaman bir kötülük taşıyor. Bu kötülüğü ortaya çıkarmak için meşru bir sebep bulması yeterli. Bu meşru sebep kimi zaman din oluyor. Din elden gidiyor diye gözü dönüyor adamın. Yakıp yıkıyor. Bir başka zaman "ideallerimiz" deniyor. Adam alıyor eline taşı-sopayı, kavgaya gidiyor. Bir başka zaman "komutan emrediyor". O zaman işte polis kişisi kendince bir emri yerine getiriyor. Karşısında erkek biri olunca görev testisleri tekmelemek iken, karşısında hamile biri olunca görev karnını tekmelemek oluyor. Şimdi siz sanıyor musunuz ki o polis akşam eve gidince "ulan ben bugün bir bebek öldürdüm" diye hüngür hüngür ağlıyor. Yok canım. O adama "ateş serbest" deselerdi gayet herkesi öldürecekti işte. Ama bi dakka. Onun suçu yok ki. Emir aldı o. Emir verildi. Kanunlara göre emir hem de. Vay canına. 

Demek istediğim sevgili okuyucu, mesele var olan bir anayasa değişikliğine evet ya da hayır deme meselesi değil. O anayasanın, o sistemin hali hazırda bir otorite kaynağı olarak orada olmasıdır. Sen sanıyor musun ki hükümette başka parti olsaydı buna benzer olaylar yaşanmayacaktı. 

Her türlü meşrulaştırma aracı kötüdür sevgili okuyucu. "Ama biz sosyalistiz", "ama biz demokratız" falan deme şimdi bana. Yarın öbür gün "anti-demokratlara savaş açmamız lazım, yoksa ülke elden gidecek" denildiğinde eline sopayı alacak mısın? Alacaksın. İşte bu "meşru müdafa" dediğin şiddete bulaştığın anda artık tam bir insansın. Tebrik ederim. Gözüme görünme daha da. 

İnsanlar beni her daim korkak ve pısırık olarak nitelendirmişlerdir. Keşke bütün insanlar benim gibi pısırık olsaydı. Ne savaşlar yapılmazdı o zaman, biliyor musun? 

Aktivizm kötüdür sevgili okuyucu. Çağımızın en tırt filozofu olarak ben, Aleksi, bunu bilir bunu söylerim. Sen gelip "Hayır lan *mına koduğum, aktivizm iyidir" dersen eyvallah derim. Kalkıp da benim gibileri örgütleyip "kalkın laaan, aktivizm iyidir diyenleri dövmeye gidiyoruz" demem asla. 

Sonuç olarak, Rousseau'nun da Hobbes'un da yedi sülalesini.... Yeter ki sen üzülme Yutun. Öptüm kocaman. 

12/10/2010

Akıl Öküzün Boynuzunda

O değil de yazamıyorum. Yani yazabiliyorum yazmasına ama aklımın donduğunu, kanımın çekildiğini hissediyorum yazarken. Durmak istiyorum haliyle. Muhterem dost büyük Saymadi’nin de dediği gibi aklım şase yaptı.
Bu blogu açarken siyasi yazılar yayınlamak hususunda bir kararımız var mıydı hatırlamıyorum. Ama affınıza sığınıyorum sevgili pehlivanlar. Zaten blogla ilgili düşündüklerimizin çoğunu yapmamış olmamıza yaslıyorum sırtımı. Hoş bu yazı siyasi mi değil mi onu da tam bilemiyorum.
“Yazmasam çıldıracaktım.” değil durum. Büyük bir yazar, dahi bir beyim değilim okurcan. Hiç birimiz değiliz. Yazsam da yazmasam da çıldıracağım zati. Yazarken de ağlayacağım, ya da sinirlenip küfürü basacağım belki. Belki aleksi bey duygusal diyecek bana. Belki dânâ ve cemil beyler yeterli mizah unsuru bulamayacaklar yazıda. Ne bileyim işte. Ne bir motivasyon tespiti yapabiliyorum şu anda, ne de rasyonelim var. Aklın tükendiği memleketlerden birindeyiz bence zira. Rasyoneli skmişler sonra da yaşını büyütüp tecavüzcüyü beraat ettirmişler.
Faşizm nedir? Dersimizin konusu bu olsaydı ve okuduğumuzu anlamış olsaydık gerçekten neler olurdu? Misal referandumdan evet çıkması ile ülkenin demokratikleşeceğine, daha iyi bir geleceğe küçük ama güvenli adımlarla ilerleyeceğimize, bu 'evet'in artık daha eşitlikçi, daha az şiddet yanlısı, daha ezilenden yana bir iktidar ve işleyiş yaratacağına inanır mıydı gerçekten insanlar? İnanç bu tabi, bir yerden sonra sorgulamak manasız. Ama inananı değil inanılanı sorgulayabilir ve buradan inananın inanarak aldığı sorumlulukları ortaya koyabiliriz. Evet bunu yapabiliriz. Mevcut hükümetin demokrasi peşinde koşan özgürlük neferlerinden oluştuğunu düşünenlerin böyle düşünerek kendi boyunlarına bağladıkları vebalin boyutlarını görebiliriz.
Geçmiş zaman, babamla sağdan soldan atıp tutarken babam muazzam bir faşizm tanımı yaptıydı. Kendi sözünden başkasına tahammül edemeyen, kendi kelamının doğruluğundan bir an olsun şüphe etmeyip diğer kelam sahiplerini harcayan faşisttir, dedi. Çok doğru dedi. Bunları yapan zat-ı öküz bildiğin faşisttir. Hem de öyle böyle değil. Türkiye siyasi tarihi açısından bakıldığında ırkçı politikaların akademik makademik her türlü tanımına cuk oturan Atatürk’ü hala siyasetinin bayrağı olarak taşıyan ulusalcısından, milliyetçisine tüm oluşumlar ve üyelerinden daha faşisttir. Taşra üniversitelerinde uzun saçlıları sopalayan ülküdaş kurtçuklardan, büyük şehirlerde serseri olarak ikamet edip, nerde bir aydınlık, ferahlık varsa gidip lambayı söndüren, güneşi bokuyla, pisliğiyle sıvayan tetik parmaklarından ve onların emir abilerinden, kampüslerde türk-olmayan avına çıkan av köpeklerinden daha faşisttir.
Sorularım var okurlar. Kendisini yuhalayarak protesto eden basketbol seyircisini sırasıyla güvenlik kamerası, koltuk numarası, bileti satın alan kredi kartı numarısından tespit edip tutuklatmanın neresi demokratiktir? Yumurtaya cop ve biber gazıyla karşılık vermenin neresi demokratiktir? Bir gecede yasalar değiştirip, yeni yasalar çıkarıp birilerini içeri atarken birilerini dışarı almanın neresi demokratiktir? Her ortaöğretim kurumunda bir müdür yardımcısının polise doğrudan ve düzenli olarak istihbarat sağlamasını gerektiren, yani açık açık her okulda bir öğretmen sivil polis olsun diyen bir yönetmeliğin neresi demokratiktir? Kadının dayağı hakedebileceğini yazan bir dinin diyanet işlerinin devlet protokolünün en ön sıralarına getirilmesinin neresi demokratiktir? Demokrasi denen nanenin sağlaması gereken en temel hak ve özgürlüklerden olan protesto hakkını kullanan 19 yaşında bir kadının coplanmasının, bu kadın hamile olduğunu söylediğinde darbelerin karnına ve kasıklarına yönelip şiddetlenmesinin neresi demokratiktir? Burada sadece tahammülsüzlük yok okurcan. Farket bunu. Çok daha fazlası var. Nefret var. Kana susamış bir öfke var.
Babam 12 Eylül mağduru. Diyarbakır cezaevini de gördü, yasal gözaltı süresi 90 günken 88 gün işkence de gördü. Hala kabuslar görüyor. Hatırla Sevgili ve benzeri dizileri izlerken nöbet geçirdiği oldu. Kendisine yapılan ‘anti-demokratikliklerden’ 30 yıl sonra bugün hala fiziksel acıdan çok daha fazlasını barındırıyor bünyesinde. Kenan evren ile yolda karşılaşsa neler yapabileceğini hayal bile edemiyorum. O bile bütün hıncına rağmen atlamadı bu pespaye demokrasi çığırtkanlığına. Babam faşizmi öyle güzel anlamış ki zokayı yutmadı. Gerçek faşisti ilk gördüğü anda tanıdı. Tanımlaması o kadar yerindeydi ki karar vermek için fazlasına gerek olmadı. Ne onun için ne de benim için. Öyle alengirli siyasi tarih okumalarına falan gerçekten hiç lüzum yoktu. Yok siyasal islam 12 eylül’ün çocuğuymuş da, kendi babasına kıyamazmış o yüzden de bu hesaplaşma fasonmuş da… Bütün tarih okumaları bir noktada haklılık barındırır. Hepsinin nereden baktığına bağlı olarak tutacak en azından bir sağlam tarafı vardır. Ama bazı tanımlar öze dairdir ve fazlasına ihtiyaç olmaz….
Derken bu faşistler bir değil katmer katmer fazlasını göstermekten çekinmediler. Referandumun ardından geçen 3 ay içinde demokrasi adına ne olamayacaksa burada, Türkiye’de oldu.
Demokrasi ve özgürlük neferleri 19 yaşında bir kadının protestocu olmasına tahammül edememişlerdi. Fakat o da neydi, bu kadın üstelik bekar ve hamileydi. E artık katli vacipti.
Bu faşizmin bizzat öznesi olanlara, ve bu özneleri düşünsel olarak sorgusuz sualsiz destekleyenlere diyecek bir şey yok. Onlar içinde insanlıktan hala çıkmamış olanlar varsa zaten rahat uyuyamayacaklardır. İnsanlıkla ilgisi kalmamış olanlara kelam edeceğime ise kediye köpeğe ederim daha iyi. Ama asıl söz bu oyuna gelenlere söylenmeli. Yetmez ama evet demişlerdi. Yetti mi acaba şimdi?
Kolluk kuvvetlerince öldürülen her çocuğun kanı sizin de elinize bulaştı. Parsel parsel satılan yok edilen doğa harikalarının, tarihi eserlerin ve yer altı kaynaklarının, yok pahasına özelleştirilen kamu kuruluşlarının ve kamuya ait taşınmazların pazarlama kampanyasında en önde sizler oldunuz. Bırakın artık Hrant’a ve öldürülen diğer birçok aydına gözyaşı dökmeyi, çünkü sizin sıktığınız kurşunlar öldürdü onları. Hamile karnı tekmelenen kadının ölü rahminin üzerinde sizin de ayak izleriniz var.
Yetti mi şimdi?

10/13/2010

Denge

O değil de, hayatta denge çok önemli bence sevgili okuyucu. Dengesiz dengesiz yazılar yazıyoruz, biliyorum ama inan bana sevgili okuyucu hepimiz burada elimizden geldiğince dengeli insanlar olmaya çalışıyoruz. Yani bana sorarsan ben gayet dengeli, tutarlı bir insanım. Kendi kendime de yetebiliyorum ama bu ayrı bir yazının konusu. Konuyu dağıtmaya çalışarak nereye varmaya çalışıyorum? Yoksa bende benden bir tane daha mı var? Olması lazım. Herkes en az iki kişilikli olmalı bence. Neden mi? Tek kişilik denge mi olur lan, sinirlendirmeyin adamı. Terazinin öteki kefesine koyacak bişi bişi olmalı bence insanın içinde.

Halbuki toplumumuz çift kişilikli olanlara dengesiz diyor. Diyalektikten haberi yok tabi sokaktaki insanın. Cahil tabi. Gidip konuşmaya çalışsan iki satır diyalog çıkmaz adamdan. Senaryo yazacak olsan yazamazsın. Elektrik alman lazım tabi adamdan önce. O elektrik yoksa olmaz hafız. Sevemiyorum ben sokaktaki adamı okuyucu kanka.

Fakat yine de, her ne kadar diyalogdan, diyalektikten ve elektrikten anlamıyor olsa da, seviyorum ben sokaktaki vatandaşı. Onu böyle davranmaya iten şey düzen bence. Düzeni değiştirirsek herşey çok güzel olacak. Böyle de dengesizim işte.

Öpüyorum seni okuyucu.

Yine gel, yalnız bırakma bizi.

7/03/2010

Dünya Malı

O değil de, "Dünya malı dünyada kalır" lafı doğru olsaydı benim ölümsüz olmam gerekmez miydi sevgili okuyucu? Sorarım sana.

Mal insan Aleksi olarak sana hayatın boyunca başarılar diliyorum okuyucu. El öpenlerin çok olsun. Amil.

7/01/2010

hmmmmis

o değil de
benim evim artık gül kokar.

6/20/2010

gizli gizli

O değil de
Bir ağırlık var bedende ne cisim ne heyula
Gönül dağı demiş eskinin biri
dört tarafı eteklerle çevrili
Devrildi mi bir kere masalar
Etekten zirveye çevrildi mi kafalar
bu tırmanışın sonu hayrola
Zirveye varan beşere kendi suretini görmek nasip ola
Ağırlık o surette
işarettir bazen aydınlığa
Bazıysa yaşa başa bakmaz
yaş akar eteklerden
en yakın kasabaya
dağın altını oya oya

6/12/2010

Güven

O değil de, yıllar önce (oha, yıllar olmuş hakkaten) üniversite son sınıftayken iktisat okumamdan mütevellit "iktisadi düşünce tarihi" dersi alırken pek sevgili kurumsal iktisatçı profesörümüz toplumdaki en büyük kurumlardan birinin "güven" olduğunu söylemişti. Hatta hayatımızın bu güven etrafında şekillendiğini, güven olmayınca toplumda bir çok küçük işlemin çok zahmetli bir hal alacağını vs. anlatıyordu. O zamanlar pek anlamamıştım. Güven denilince aklıma ben küçükken mahalle maçlarında beraber futbol oynadığımız ve bir keresinde bana penaltıdan gol atamadığı için (en sıkıcı pozisyon olduğu için beni hep kaleci yapıyorlardı) üzerime yürüyen çocuk geliyordu zira. Nasıl olur da bütün hayatımız bu salak çocuk üzerine kurulu olabilirdi ki? Tamam, evet, güven biraz öküz sayılabilirdi, ama yine de bu dünyayı boynuzlarında taşıdığı anlamına gelmiyordu.

Ben işte o sıralarda Güven'i tamamen hayatımdan silmeye başladım. Hayatımda artık Güven'e yer yoktu. Heyhat. Ama ne zaman ki iki satır yazı okudum, profesörün orada bahsettiği güvenin aslında Güven olmadığını anladım, hayatım değişti. Meğer hoca "trust" diyormuş, "reciprocity" diyormuş. İki insanın karşılıklı birbirine güvenmesinden bahsediyormuş koskoca profesör. İşte o yıllarda vazgeçtim çocuk olmaktan ve otlu peynir kokusuydu... ehem, ne diyorduk. Koskoca profesörden iyi mi bileceğiz. Güven önemli birşey işte. 

Ama yine de hafız, ben güvenmem kimseye öyle kolay kolay; kendimden, bu blogdaki diğer yazarlardan ve  bir de bu satırları okuyan senden başka.

Öptüm

References: 
Polanyi, Karl; 1944, The Great Transformation: The Political and Economic Origins of Our Time

zehir ve ahir meselesi.

O değil de panşehir diye bir lakırdı duydum ismi lazım değil yerli dizinin birinde. Ne güzel yazmış senarist. Panşehir lazım insana gerçekten. Çünkü şehir biraz da zehir. Ama öldürmüyor. Değişik kafası var şehrin. Uyuşturucu da diil de tam. Hay koyamadım adını. Neyse ne. Bu şehir düşük dozlarda giriyor insan evladının bünyesine. Ucuydu kenarıydı, periferiydi çöküntü alanıydı derken bi bakmışın CENTRUM 1km. Sonra bir girdin mi çık çıkabilirsen.
Misal ben şehir insanı olmuşum. Olmuşum dediğime bakmayın yeni fark etmiş değilim bunu. Yıllar oldu hakikat bilince vuralı. Lakin bu süreç işi olduğundan öyle dedim. In the course of growing up in the city ben bir şehir insanı olmuşum. Şimdi ben üç-beş büyüklerden uzakta yetişmiş hayırlı bir evladım aslında. Beni ergenliğin daha reklamlarını izlerken almış büyüklerden birine koymuşlar öğrenci biletiynen. Patlamış mısır, alaska frigo falan derken zaman geçmiş. Antrakt olmuş, üşenmişim, oturuşum yerimde. Yalnız arada dizlerimi oynatmışım insanlar geçsin diye. Halbuki çık bir, küçüğünü yap, ihtiyacını gider.... Yok. İhtiyaç bu demişim, gelir gider. Sonra ergenlik denen uzun metrajın daha jeneriği bitmeden hoop başka bi büyüğe. Ama bu sefer büyük boy patlamış mısır ile. Festivalin en iyi filmi bu demişim, oturmuşum ortalardan iyi gören bir yere. Bilet yine öğrenci. Filmi, yine ismi lazım değil, karşı komşudan bir yönetmen çekmiş meğersem. Baya uzun film. Çıkınca saate bir bakmışım. ooo çok geç olmuş. Orta yaşa bir kaç yaş tahta kalmış. Sıradaki film ise o saatte haliyle alakacaranlık kuşağından nadide bir eser. Girmesem biletim yanar üzülürüm. Ne de olsa son öğrenci biletim bu. Girsem çıkışta kabuslar beni bekler, dört dönerim yatağımda. Zaten patlamış mısırla mideye temel atıp betonu döktüm. Kesin dötüm açık yatarım zaten. Sivrisinekler, komşulardan gelen sıcak hava dalgası falan da cabası.
Şimdi bu şehir denen mefhum işte böyle bir zehirdir halülü malülü. Festival gibi yapar insanın hayatını. İnsanı bağımlı yapar, kışları ağır ve kasvetli, yazları terli ve alkollü yapar. E sonuç?
Ahirin olur şehir. Ah çekersin son demde.
Anladınız siz onu. O yüzden arada sırada panşehir lazım arkadaş. Ben çayın, fındığın torunu, kıl çadırın ve ağrı dağının evladıyım. Van gölü canavarı yakinimdir. Bir hukuğumuz var sonuçta.
Şimdi ben diyorum ki girmeyeyim bu son filme. Yakayım son öğrenci biletimi. Eve gidip erken yatayım. Sabah da erken kalkar, bavulumu alır yola koyulurum. Eş, dost, akrabayı ziyarete çıkarım. Olmaz mı ki? Ha. Deyin hele.

6/09/2010

kor

O diil de hayat şaşırtıcı olduğu kadar da zor be Aleksi bey.
Kolay sorulardan başlayayım, yaptıkça motivasyon gelir, moralli devam ederim zor sorulara falan... Hikaye. Yok öyle kolay soru. En kolay sandığın soruyu yanlış yapıyorsun sonra. Meğer şaşırtmacalı soruymuş o. Bütün sorular zor Aleksi bey. Boktan seçmeli, çile doldurmalı...Hepsi zor.

6/07/2010

Özleme ediminin bilince bağlı formları üzerine

Ya o değil de özlemek diye bir şey var. Bir konsept olarak özlemek ikiye ayrılıyormuş, geçen gün bunu öğrendim. İlginç bence. O yüzden yazıyorum. Yoksa niye paylaşmak isteyeyim. İlginç. Şöyle ayrılıyormuş efendim bu özlemek; birincisi bildiğin, düz özlemek. Gözünde tütmek mi dersiniz artık, veremlere mi bağlarsınız mevzuyu, yoksa bağra, döşe daş mı basarsınız orası size kalmış. Bir yerden sonra bağıl bir durum neticede. Tarz meselesi; herkes durduğu yerde özler ama bir başka. Her kişinin özleyişi biriciktir arkadaş, başkasınınkine benzemez. Ortak nokta bunun, bilince aksi düşmüş bir hal oluşudur. Özleyen kişi özlemekte olduğunun ve özlediği nesnenin/öznenin ne/kim olduğunun farkındadır. Düz özlemek işte ya. Cümle içinde kullanacak olursak, “Dayımı özledim.” ....bakiyim..... oldu gibi. İşte böyle bir şey.

İkincisi ise, "görünce özlediğini anlamak" şeklinde komplikasyonlara neden olan gizli özleme. Şimdi bu ikincisi biraz tırt gibi geliyor olabilir kulağa. Gerçekten de var bir mallık. Ama insanı düşündürtmüyor da değil. Birinci kategori üzerine düşündürüyor insanı. 

Genelde gizli özleme yalan bulunur. ‘yürü git.’ ‘hadi ordan!!’ falan gibi tepkiler verilir bu duruma. Ama sakin olup düşünmek lazım. Keskin sirke, salatayı bozar. Böyle yamuş yumuş büzüşür sebzeler; aşırı plazmolizden erken yaşlanma meydana gelir. Sonra gel de ye o salatayı. Yenmez. Dök çöpe gitsin mundar oldu artık o. 

Sakin olacaksın ki salatan böyle canlı kalsın, her renk kendini muhafaza ettiği gibi bütünlüğe de hizmet etsin. Domates domatesliğini, marul yeşilliğini, kıvırcıklığını bilsin. Kendine soracaksın arkadaş. ‘Aay seni çok özlemişim.’ diyerek boynuna atılmaya yeltenen bu densize ‘YALAN!!!’ diye yakarıp tokadı patlatmak yerine, önce kendini masaya yatırcaksın. ‘Yahu’ diceksin, ‘ben, aha bunun gittiğinin ertesi gününden beri özledim diye parmak eskitmeye başladım.’ diceksin. Sonra hatırlayacaksın arkadaş. Özlerken yaptıklarını tek tek düşüneceksin. Okadarözledimki’ler, şöyleydi böyleydi diye özleme tasvirleri, giderek artan ve söyleyen-dinleyen, yazan-okuyan kimsenin anlamadığı bir soyutluk, öyle bir romantizm kolpası yani, dırdır bırbır falan fiskos, vs. Şimdi ise kudura kudura özlediğimi iddia ettiğim bu pek muhtereme naralar eşliğinde tokat atmak üzereyim la ben, diceksin. Bu muymuş arkadaş olayın? Sor bunu kendine. Çünkü özeleştiri candır. Vereceksin özeleştiriyi. Böyle mi özlüyor muşum ulan ben? diye soracaksın kendine.

Yaptın mı bunu? Sonra yine tokadı at istiyorsan.

Dur! Atma hemen. Bir de karşındakinin yüzüne bak. Tokadı atacağın yeri kesmek için değil, görmek için bak arkadaş. O, huzurlu. Yüzünde gerginlikten eser yok. Gözleri kısık, yüzü gülüyor. Çünkü seni gördüğü için sevindirik olmuş garibim. Tamam arkadaş biraz mal, zihin tembeli falan filan... ama üstüne vardırmam ben bu garibin. Bundan sonra ona el uzatan, dil çıkaran, nanik yapan beni bulur karşısında. Baksana garibimin yüzünden akan eblehliğe. Mutlu la işte, seni görmüş sevinmiş, rakım: 3000m. Kim bilir kafasında ne anılar oynaşıyor. Kıyma safıma, atma o tokadı. Aç hele kollarını, sarıl bak neler oluyor. İçin böyle gıcış gıcış kamaşmazsa şerefsizim.

Zaten baktın kamaşma falan yok, o zaman yapıştır tokadı, ses gelsin.

6/05/2010

Yemeziçmez Hasan Efendi

O değil de be sevgili blogger, ne zamandandır aklıma geliyordu da yazmak kısmet olmamıştı, medyanın osuruğunun oluşturduğu yüksek basınç merkezinden kaynaklı Kılıçdaroğlu rüzgarı sakin sakin insanları okşarken benim de aklıma eskilerden duyduğum Yemeziçmez Hasan Efendi efsanesi geldi. Sevgili blogger inanır mısın bak şimdi bunu söylerken aklıma şu da geldi akabinde: Kılıç artığı bir neslin evladı olan Kemal Efendi’nin babası, nasıl bir inkarcılıkla soyadını değiştirip kendini (Munzur’dan akan kanın kaynağı olan) kılıçı elinde tutanların saflarına katabilmiş de bir memurluk koltuğu kapmış (ya da koltuğu iyice kavramak için yapmış da olabilir), helal olsun!!! Mebusun biri :” Bu adamın soyadında darlık var” demişti. Halbuki darlık yok be Suatçığım darlık yok, bu toplumun kültüründe Zübüklük var ve hatta tebdil-i soyadında ferahlık var, inkar var, koltuk var, varoğlu var… Sen darlığı nereden çıkarıyorsun?

Neyse konuyu dağıtmayalım. Günün birinde Karér’de, Gımgım taraflarından gelen ve evliya olduğu söylenen bir zat peyda olmuş. Keramet sahibi bu zat Yemeziçmez Hasan Efendi olarak nam salmıştır. Hasan Efendi, ne yer ne de içer dolayısıyla da tuvalet ihtiyacı da hasıl olmazmış. Yaşadığı yöreyi çevreleyen her dağın zirvesinde bir ermişin mezarı olduğuna inanan Karérliler bir ahir zaman ermişini görmüş olmanın heyacanına kısa zamanda kapılmışlar. Yöre halkında büyük merak uyandıran Hasan Efendi’nin kerametine tanık olmuşlar zira; Hasan Efendi ağzına ne bir lokma yemek sürmekte ne de bir damla su içmekteymiş. Köylüler, Hasan Efendi’nin yaydığı nur evlerine yayılsın diye sıraya girmişlerdir. Kurbanlar kesilir, cem yapılır ,Hasan Efendi’nin pir döşeğinede oturduğu bu cemlerde tanrıya yakarılırmış. Hasan Efendi’nin yaydığı nur ile insanlar kendilerinden geçerlermiş.

Dünya nimetlerine nefsini körelterek sırtını dönmüş olan Hasan Efendi, ruhunu kötülüklerden arındırmış olmakla beraber; vücudunu da pisliklerden arındırma ihtiyacı ile her gün muhakkak boy abdesti alırmış. Bir gün Yemez içmez Hasan Efendi’nin misafir olduğu evin sahibi, Hasan Efendi boy abdesti alırken suyun renginden dolayı Hasan Efendi’nin banyo sırasında tuvalet ihtiyacını giderdiğinden şüphelenir. Bunu duyan birkaç köylü daha Hasan Efendi evlerini şereflendirdiğinde boy abdest aldığı sırada Hasan Efendi’yi gözetler ve Hasan Efendi’nin foyası ortaya çıkar. Yemeziçmez Hasan Efendi, yıkanırken su ihtiyacını karşıladığı gibi tuvalet ihtiyacını da karşılamakta ve pisliğini iyice ezdikten sonra su ile yollamaktaymış. Hasan Efendi’nin nasıl yediği ise tam olarak belli olmamakla beraber, cem sırasında lokmalar dağıtılırken, pir postunda oturan Yemeziçmez Hasan Efendi’nin şah lokmasını verdiği sırada el çabukluğu ile cebine birşeyler attığı ve bunu da bir fırsatını bulup kaşla göz arasında mideye indirdiği rivayet edilmiş. Kimileri ise Hasan Efendi’nin karnını tok tutan haplar ile işi idare ettiğini rivayet etmiş.

Herkesin aklına Gandhi gelirken benim aklıma neden Yemeziçmez Hasan Efendi geldi ki, hayret bir gariplik var öyle değil mi hafız? Hem bak Erdal İnönü de iyidi ama çevresi kötüydü, Erdal İnönü’nün dürüstlüğünden şüphe duyacak kimse yoktur ama İski skandallarını falan da unutmamak lazım. İki şekilde tutarlı olunur ya dürüstlükle ya da kusursuz şekilde yalan söyleyerek. Önce aday değilim deyip sonra bir anda başkan olanları, mecliste Onur Öymen’e şakşakçılık yapıp sonra Dersim’de Öymen gerekeni yapmalı deyip sonra tekrar Ankara’ya döndüğünde lafı kıvırtan tutarsızları da başımıza dürüstlük abidesi diye dikip Gandhi yaptınız ya helal olsun!

Peşin olarak şunu da eklemek lazım: durun lan vurmayın!!! Recep Bey'i ben de sevmiyorum.

6/03/2010

Şaşkın

O değil de, şu yaşımıza geldik, o kadar şey okuduk, bir sürü şey gördük ama hala daha şaşırdığımız şeyler olup bitiyor dünyada. Ne biçim dünyaya doğmuşuz lan. Şaşkın ördek yavruları gibiyiz her daim.

Uzaylıların hayatları kimbilir ne rahattır şimdi. Özendim valla billa.

6/01/2010

demli

Karamuk çay ocağı candı.
hey gidi kentli orta,
senin tarzın uğruna
ne ocaklar söndü.
ve defterler kapandı...

5/26/2010

Nası

Vay arkadaş. Şaşmadan edemiyorum bazen.
Didimdeki Apollo Tapınağı’nın sur duvarını yıkmışlar. Ne için? Tükkan açıcaz diye. Bu ne saçma iştir arkadaş. Hayır şimdi biz de tükkan açıcaz mesela. Ama naapıyoruz, kiralık emlak bakıyoruz, parayı nerden bulcaz diye düşünüyoruz, tükkanın konsepti ne olsun diye düşünüyoruz (aslında “ne tükkanı olsun la bu?” diye soruyoruz birbirimize. Konsept dediğime bakmayın siz.) falandır gibidir vs.. Hacı Mimi Külhani Camii’nin minberine darbeli matkapla dalıyo muyuz? Ya da ne bileyim, Galata Kulesi’ne kat çıkıyo muyuz en kaçağından? Yok tabi ki. (ha bizde hiç aksiyon yok o ayrı, biz sade konuşuyoruz, hayal ediyoruz, paraya para demiyoruz, sonra mutlu mutlu uyuyoruz. Hem de osura osura). Yapılmaz böyle şeyler. Öküz müsün arkadaş? Apollo lan. Tarnı olum bu. Adam gelmiş kaç bin yıl önce, tapındığı, sevdiği, korkup üç buçuk attığı, saygıda kusur etmediği, varlığını armağan ettiği tanrısına tapınak yapmış. Kim bilir ne tapınmıştır orada. Sen git dozerle duvara gir. Ondan sonra varlığımızı bi yerlere armağan ederiz, oldu canım. Ne anladım ben bu işten. Sen oraya balyozla dal gözlemeci aç (gözleme açan teyze de koy önüne), sen arkadaş git dolmaçeye denize bakan tarafa disco yap, varalım gidelim efesteki kütüphaneyi pay edip hisar üstünde öğrencilere satalım parça parça. Var mı lan öyle?
Noluyo la?

10/08/2009

sulu no kuru yes

'Sorma be birader mezhebimizi
biz mezhep bilmeyiz yolumuz vardır
çağırma meclis-i riyaya bizi
biz şerbet içmeyiz dolumuz vardır.'

Neydi bu okurcum, Kim demiş bu lakırdıları? Çıkaramadım bir türlü. Ne güzel demiş allahsız. Di mi?

5/19/2009

Boş

Burayı böyle başıboş, böyle terkedilmiş görmek var ya, işte asıl mutsuzluk budur.
-Değil mi Alexander?
-Evet Cevat Abi!

2/20/2009

sonsuzluk ve bir hafta

"gözlerine bakarken
güneşli bir toprak kokusu vuruyor başıma,
bir buğday tarlasında, ekinlerin içinde kayboluyorum...
yeşil pırıltılarla uçsuz bucaksız bir uçurum,
durup dinlenmeden değişen ebedî madde gibi gözlerin :
sırrını her gün bir parça veren
fakat hiçbir zaman
büsbütün teslim olmayacak olan..."

o değil de hafız,
-bir hafta ne kadar sürer alexander?

benden önce bu soruya Theo Angelopulos cevap vermeye çalışmış, tabii bir farkla onun meselesi bir gün ile sınırlı.

-yarın ne kadar sürer alexander?
-sonsuzluk ve bir gün kadar...

bir hafta, sonsuzluk ve bir hafta kadar sürdü. siyaha çalan bir çift göz beni alıp sonsuzluğa sürükledi.

velakin;

"atlilar atlilar kizil atlilar
atlari rüzgar kanatlilar
atlari rüzgar kanat
atlari rüzgar
atlari
at
rüzgar kanatli atlilar gibi gecti hayat
akarsuyun sesi dindi
gölgeler gölgelendi
renkler silindi..."

bir hafta hem sonsuzluk kadar uzun sürdü, hem de rüzgar kanatlı atlılar gibi geçip gitti. Diğer tüm renkler silindi, şimdi sadece siyahı hatırlıyor hafızam, sadece siyaha çalan gözleri...

o değil de hafız,

"gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki
çok sevdiğim başına yemin ediyorum
ben koyu bir çiçek gibi gözlerin kapanırken
bir dakika göğsünün üstünde olsa yerim
ömrümü bir yudumda ellerinden içerim
gözleri siyah kadın o kadar güzelsin ki... "

2/12/2009

Kayıp Eşşek ve Bu Kavram Üzerinden Tanrı Olgusu

O değil de, Allah hakkaten sevdiği kuluna eşeğini önce kaybettirip sonra bulduruyor galiba sevgili blogger. Misal şimdi Dânâ kişi insanının anlattığı mutluluk tanımlarına bak. O Dânâ ki sivildeyken (ya da sivilceyken) hergün doyumsuz telefon konuşması yapacak kapasiteye sahipti. Türksel'in ona bahşettiği yüzlerce dakika bedava konuşması vardı. Fakat heyhat, 200 dakika da konuşsa mutlu olamıyordu. Ama şimdi bir ankesörlü telefondan 5 dakikalık "merhaba, merhaba, naber, naber" diyaloğu onu sevindiriyor. Dediğim gibi, allah sevdiği kulunun eşeğini önce kaybettirip sonra bulduruyor işte.

Tabi bu olay Allah'ın varlığını kanıtlar. Neden? Çünkü.

Pek sevgili matematikçi filozof teolog Renée DesCartes (Kartgillerin Röne) der ki, kafamızda ideal bir tanrı fikri vardır, bu ideal tanrı fikrinin kafamıza yerleşmiş olması ancak ideal tanrının o bilgiyi bizim kafamıza yerleştirmiş olmasıyla mümkündür. Bu nedenle ideal tanrı vardır. İşte bu mantık silsilesi içinde düşündüğümüzde şuraya varmak mümkün:

* Dâna kişi insanı vardır
* Dânâ kişi insanı gibi olası her tanrının sevebileceği bir kulun varlığı ancak böyle bir kulu yaratacak en azından bir tane tanrının varlığıyla mümkündür.
* O zaman en azından bir tane Tanrı vardır.

İkinci önermenin doğruluğunu, yani Dânâ kişi insanının Allah'ın sevdiği kulu olduğu önermesinin geçerliliğini, Dânâ kişisinin eşeğini önce kaybedip, sonra bulup mutlu olmasından kanıtlayabiliriz.

Ordan öyle bakıp Allah Allah diyen pek sevgili bloggerların olduklarını tahmin edebiliyorum şu anda. O sevgili bloggerların "Allah Allah" şeklinde sayıklamaları bile bence Allah'ın varlığının bir kanıtıdır blogger. 
Şehadet ederim ki en azından bir tane Allah vardır ve Dânâ en azından bir tanesinin sevdiği kullarından biridir. Ve Dânâ'nın arada sırada kaybolan en azından bir tane eşeği vardır.

Yine şehadet ederim ki Yutun bir filozof olarak bu konuda benden daha çok şey söyleyecek kapasiteye sahiptir.

Allah bütün bloggerlara eşşeklerini önce kaybettirip sonra buldursun işallah sübhaneke dinimiz amin.

2/08/2009

aslında mutluyum

Tek basina bir odada derin bir hayat yasadigini sanmak midir mutluluk?
"orhan pamuk-nobel 2006 toreni"'

Romalılar, yurttaşlarım, aleksi, cemil, yutun ve değerli bloger;

o değil de hafızlar, aslında gayet mutluyum.

lan şu hayat ne garip, ya da ben ne kadar ters bir adamım . 25 yıl 11 ay özgür yaşadım da,

" keklik gibi kanadımı süzmedim,
murat alıp
doya doya gezmedim" de

tel örgülerle çevrili geçen 57 günde daha önce hiç olmadığım kadar mutlu oldum.

kütahya'nın lanet ayazında, soğukta yarım saat kuyrukta bekleyip de telefonda konuşulan bir kaç dakika insanı bu kadar mutlu edebilir mi ?

bulunan bir saniyelik fırsatta bile mektup yazmak olabilir mi peki mutluluk?

ya da aps ile 2 günde gelmesi gereken mektubu 10 gün beklemek insanı bu kadar heyecanlandırabilr mi? yazılanları okurken alınan zevk var ki bir de...


70 kişilik koca bir ahırda horlamalarını aşıp, ayak ve osuruk kokularının arasından sıyrılıp gelen bir sms'i okumak mıdır mutluluk?

bir tebessümden alınan benzersiz haz mıdır yoksa?

evet sorarım sana Orhan Pamuk nedir mutluluk? ( orhan pamuk akıllı olsun!!!)

ya sen Abidin, bana mutluluğun resmini çizebilr misin?

Romalılar, yurttaşlarım, aleksi, cemil ve yutun, ve sevgili bloger;

maalesef döndüğümde size " bizim bir başçavuş vardı çok baba adamdı..." diye başlayan hatıralar anlatamayacam. ama olsun,

" hafız o değil de, aslında mutluyum ve sizi bunu söylemekten de men etmiyorum" ( a tribute to saşlı)

1/29/2009

Nitelik vs Nicelik

O değil de, bu nicelik ve nitelik konuları insanın kafasını çok fazla karıştırmıyor mu sizce de? Mesela benimkini karıştırıyor. Frankofon bir insan olmamdan kelli, bu lafın fransızcasını lisedeyken çok duydum. Frenk dilinde qualité ve quantité olarak ifade edilen bu nitelik ve nicelik kavramları en çok sınavda 2 sayfa yazı yazıp da on üzerinden 7 alınca karşımıza çıkardı. "Mais monsieur, j'ai ecrit deux pages, j'ai eu 7, cependant Bilmemkim a ecrit une page et il a eu 9. C'est injuste!" (Ama mösyö, ben iki sayfa yazdım 7 aldım, Bilmemkim1 sayfa yazdı 9 aldı. Bu adil değil!) şeklinde yarım saat düşünerek, sözlük karıştırarak ve çok afedersin kıçımızı yırtarak kurduğumuz cümlelere fransız hoca "C'est pas la quantité, c'est la qualité qui est importante" diyerek işin içinden çıkardı. Yani şair burada diyor ki, nicelik değil hafız, nitelik önemli. Sen de on üzerinden yedi aldığınla kalırsın böyle. İşte bu nicelik ve nitelik benim hayatıma ilk olarak bu saçma olaylar silsilesi ile girdi. Daha sonra da sayısız defa bu kavramı kendi lehime kullandım işte. Mesela az sevgilim oldu, "hafız nicelik değil, nitelik önemli, benim sevgililerim hep en muhteşem insanlardı" dedim. Az param vardı hep "abicim önemli olan nitelik, niceliği boşver, ben böyle de mutluyum, azıcık aşım, kaygısız başım" dedim. Az arkadaşım oldu, "önemli olan arkadaşlarının çokluğu değil, nasıl insanlar olduğu" dedim. Çok az seviştim, (epsilon kadar) "önemli olan nicelik değil, nitelik" dedim. Bazı sınavlardan az not aldım, "önemli olan ne kadar not aldığın değil, ne kadar bildiğin" dedim. Pipim küçüktü, "hafız, boyu değil işlevi önemli" dedim. Ama hafız, aslında sence de hep kendimi kandırmamış mıyım? Kandırmışım. Çünkü neden? Kandırmamışsam bu halimle mutlu olmam gerekirdi. Ama aslında mutlu değilim de o yüzden.
O zaman hafız, mesela bu blogun az okuyucusu var, ama önemli olan nicelik değil nitelik, bu okurların hepsi okumuş, kültürlü ve iyi sevişen insanlar. Ama aslında hiç kimse mutlu değil. Yalansa yalan de. 

1/26/2009

Değerini Siz Biçin!

O değil de ben bugün siyah kaplı küçük defterimi kaybettiğimi farkettim. Çok mutsuzum ulen. Aylardır gelmeyen çarpıntı geldi oturdu yine. Sabahtan beri kendimi suçlamaktan başka hiçbir şey yapamıyorum. Sarhoş olduğumda en yakınım olan şeyi sarhoşken kaybettim. Düşünsenize ne kadar acınacak haldeyim. Bir daha sarhoş olmamaya yemin edebilirim. ‘Machine’ diye bi yerde oldu biliyorum. İşte oldu, makinalar yuttu akıl defterimi; ben ne kadar daha dayanabilirim kim bilir? Gittim bakmaya bugün, ama kapı duvar. Unutulmaması gerekenleri yazıyordum ama makine’nin çarkları ezip öğüttüler, arasında incecik kısacık kurşun kalemim, üzerine yazmaya kıyamayıp da başka kağıtlara yazdığım notlar… sarımtrak yapraklarda yazılı olanlardan aklımda kalan: “seninki değil, benimki değil, kiminki olduğunu kim bilir?”; kaderini yazmışım meğer…yenisin açtım demin. İlk sayfasında
In case of loss, please return to …………………………
As a reward: $......................................................
Buyrun, değerini siz biçin.

1/14/2009

Hayvanlık Durumu

O değil de dün sabah bir köpek gördüm. Kızgındı. Gözlerinden anladım. Vallaha. Öyle havlayıp sağa sola koşturduğu yoktu. Sadece gözlerinden belliydi kızgın olduğu. Ben iyi anlaşırım köpeklerle. Tanırlar beni, selamlarını eksik etmezler gördükleri yerde. Domuzlar öyle değil oysa. Varsa yoksa yesin içsin domuz. Yoksa o da güzel hayvan, tatlı hayvan. Sevilir yani. Hatta beslenir ki bir domuz. Ama işte saygısız. Hayvana saygısı yok. Ulan ikimiz de hayvanız di mi? Bir selam versen çok mu? Yok işte hayvanlığa basmaz domuzun kafası, anca tıkınır durur. Neyse efendim konuyu dağıtmayalım. Gördüğüm köpek fena kızmştı birşeye, anladım. Yanaştım yanına dedim “hav!!”. Bir şey demedi. Ters ters baktı yüzüme önce, sonra bir “la havle” çekip kafasını öte yana çevirdi. Hemen çözdüm durumu ben. Ama şimdi hayvanın özeline girmek olur, dalmayalım paldır küldür. “hav” dedim tekrar ve oradan uzaklaştım. Ya, işte böyle okurcum. Ne diyosun bu işe?

1/11/2009

İki Süper Film Birden

O değil de, bu blog hakikatten toplumun aynası be sevgili okur. Şaka lan şaka, değil. Toplumun asıl aynası iki süper filmi en kıyak bir şekilde tek bilet fiyatına izleten ve ayakta kalma mücadelesinde yalnız bırakmamamız gereken cinsel içerikli film gösteren sinema salonlarıdır bence. Bak sonunda bence dedim. Şimdi sen gelip de “yok lan toplumun asıl aynası belediye otobüsleridir” dersen ben de sana “ayna ayna, çelik ayna” derim.
Sanırım burayı okuyan sevgili okurlarımız hemen benim istiklal caddesi üzerindeki Rüya Sineması’ndan bahsedeceğimi düşünmekteler. Ama hayır hafız, hayır. Mesele o kadar yüzeysel, herkesin görebileceği kadar açık ve net değil. Bir kere mesele tamamen benimle ilgili. Yani böyle iki satır yazı okuyup da “Hee, evet, şimdi de Rüya Sineması’ndan bahsedecek, ben bildim, yüz puan” denilecek bir durum yok ortada. (Sevgili okur, seni rencide etmek istemezdim ama işte huyum kurusun, elimde değil). Haa, şimdiden söyleyeyim, uzun bir hikaye bu sevgili okur.
*
Mesele şu sevgili okur. Ben hayatımda hiç iki süper film birden gösteren sinemalara gitmedim. Ama önlerinden çok geçtim. Bu sinemalarla ilk tanışmam ortaokul yıllarına denk geliyor. Orta ikide, bir ramazan bayramında, mahalledeki yaşça daha büyük delikanlılarla bu tür bir sinemaya gitmiş bir arkadaşım sinemada gördüğü filmi ballandıra ballandıra bitirememişti. O zamanlar cinsel bilgisi epsilon kadar olan genç insanlar olarak biz diğer erkekler de ağzımız açık dinliyorduk arkadaşın saniyesi saniyesine anlattığı pozisyonları. Fakat bendeki sorun daha o zamandan belliydi galiba. Herkes adamın kadınla münasebeti üzerine sorular sorarken ben “olm nasıl sinema lan orası?” “seni nasıl aldılar içeri?” “yasak değil mi?” “sinemadakiler birbirlerini görmüyorlar mı?” “biri seni görünce utanmıyor musun?” tarzında, daha sosyal psikoloji içeren sorular soruyordum. Oynatılan filmden çok, sinema salonunda insanların nasıl bir psikolojiyle içeri girdiklerini sorguluyordum. Ya da “ben gidersem orda nasıl davranmalıyım?” sorusunu açıklığa kavuşturmaya çalışıyordum. Önyargılarım vardı ve toplumun önyargıları benimkilerden bile fazlaydı. “İçeri girerken ya biri görürse”, “dışarı çıkarken ya biri görürse”, “içerde beni gören biri dışarıda bir daha görürse” gibi olasılık soruları soruyordum kendime.
Sonra başka arkadaşlarım da gittiler o sinemaya. Hepsi geldiğinde filmin konusunu anlatıyordu. (Sanki çok önemli bir konusu varmış gibi, peh. Sonu belli bi kere, adam boşalıyor.) Arada yeni filmler geliyor, daha önce gitmiş olanlar bir daha gidiyorlar ve gelip yeni filmi anlatıyorlardı. Ben ise hala nasıl olur da insanlar bu kadar rahat bir biçimde, ellerini kollarını sallayarak, koltuklarına kurularak, bir sinema salonu dolusu insanla porno film izleyebilir, onu tartışıyordum kendi kendime. Ve asıl garip olan, daha sinema salonunun önünden bile geçmemiş olmamdı. Yeri bile efsaneydi benim için. Sinema Zeytinburnu’nun Depo tabir edilen (gerçi her ilçede depo adında bir semt var galiba) semtinde, Bakırköy minibüslerinin geçtiği yolun bilmem neresinde idi.
Orta üçteyken bir gün ne olduysa oldu ve Bakırköy’den dönerken minibüs bir kazadan dolayı olsa gerek yolunu değiştirdi ve ara sokaklardan geçerken işte tam bu sinemanın önünden geçti. İşte o anda gördüm onu ilk kez. Afişlerinde yarı çıplak, deri kıyafetler giymiş kadın resimleri vardı. Böyleyken böyle işte.
*
Sonra işte liseye başladım falan. Fransız lisesi tabi. İki sene hazırlık okuyup Fransızca öğreneceğim, bilmem ne. Daha hazırlık senelerinden ilkini okurken ve daha çok arkadaş edinmemişken istiklal caddesinde tek başıma turladığımı hatırlarım. Bir başa, bir sona, sonra otobüse binip eve. 
*
İşte o zamanlar, ki daha okula başlayalı 2 ay falan olmuş, artık nasıl bir göt kalkıklığıyla düşünüyorsam, kendimi bir bok sanıyorum. Girdiğim liseden ötürü, büyüyünce dünyanın en entel insanı olmalıymışım gibi düşünüyorum. E entelliğin en önemli basamaklarından biri de sinefil olmak. Sinemaya gitmeliyim bol bol.  Bir gün baktım, ağa cami civarlarında, resimsiz bir afiş.
Sinema Dilbazlar
Salon 1 – İki yerli Film – 2 Milyon
Salon 2 – İki yabancı Film – 3 Milyon
Ağa Cami Karşısında.
(Fiyatları salladım)
*
O zamanlar normal sinemalardaki filmler 5 milyon, 6 milyon, üstelik tek film gösteriyorlar. Burada gidip sinema izlemek çok mantıklı geldi. (Sinema izlemek de nasıl bir kavramdır, peh). İşte bu afişten yola çıkarak, Ağa Cami çevresinde sinemayı aramaya koyuldum. Ama "Ağa Cami karşısında" tanımı çok yetersiz tabi. Önce İstiklal caddesinde, caminin tam karşısındaki binaya baktım. Sinema falan değil. (E o zaman sinemalar hep cadde üstünde). Sonra, ağa caminin bir dikdörtgen arsa üzerinde inşa edildiğini düşünerek ve dikdörtgenin de 4 adet yüzünün olduğunu düşünerek, bundan ötürü de 4 adet “karşısında” kavramını karşılayacak sinema olduğu kanaatine vardım ve istiklal caddesinin alt tarafında dolaştım. Ağa Cami'nin dört tarafı yok tabi. Üç tarafı var. Üç tarafında da sinema aradım. Böyle böyle yarım saat falan arayıp bulamadım sinemayı. Allahtan kimseye sormadım. Soramadım zaten. 
Sonra nerden estiyse bir de caddenin üst kısmına bakmaya karar verdim. Hazır geziyorum, gezeyim de öğreneyim buraları mantığıyla. Sonra üst paralel sokakta taraftarı olduğum spor kulübünün merkezini gördüm. O hayranlıkla ve yeni bir şeyler keşfetmiş olmanın öforisi ile yürürken birden gördüm onu: “Sinema Dilbazlar”
Aman allahım, işte ordaydı, evet. Ama, o da ne? Porno. Seks. Üstelik ben o pornolara dik dik bakıyorum. Herkes beni bakarken görüyor. Yer yarılsa, içine girsem aq. Öyle de utandım yani.

Neyse işte, sonra ordan kaçıp eve gittim. Daha sonraki senelerde ise bolca önünden geçtim o sinemanın. Ama her geçişimde o ilk günü hatırlarım sevgili okur. Hep böyle bir tedirgin olurum. Birilerinin çıkıp "Aha, işte yıllar önce sinemanın önüne gelip bön bön afişlere bakan ergen çocuğu bu, tanıdım seni!" demesinden korkarım. Ödüm patlar. Adrenalin pompalarım çalışır da çalışır.
*
Dediğim gibi, seksli film gösteren sinema salonları toplumun aynasıdır sevgili okur. Valla billa.